Go Back   Gizli İlimler Alemi,Büyü Yapma,Aşk Büyüsü Nasıl Yapılır,Büyü Nedir > İSLAM DİNİ > Tasavvuf

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil
Okunmamış 20-04-11, 19:44   #1 (permalink)
YASAKLI
 
Üyelik tarihi: 06-04-11
Mesajlar: 6.418
Konular: 2090
Tecrübe Puanı: 0
Asema is an unknown quantity at this point
Standart Tasavvuf Nedir , Nasıl Bir yoldur?

medyum ali hoca reklam
Tasavvuf Nedir , Nasıl Bir yoldur?

Tasavvuf Nedir , Nasıl Bir yoldur?

Tasavvuf öyle bir hakikattir ki ne dilin, ne de sözün olmadığı yerde olur (laf ile tasavvuf olmaz). Tasavvuf, ehil olan kimselere, evliya ve meşayih tarafından gelen bereketlerden, onların Adab ve ahlâkının tesirinden meydana gelir. Eğer bir müride mürşidin Nazari tesir eder, ona o nazar sebebiyle bereketler geçerse, bu bereketler onun Göğsünü açar, kalbini nurlandırır. Yüce Allah buyurmuştur; "Rabbinin Göğsünü İslâm'a açmış olduğu kimse, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir?" (Zümer, 22)

Bunun ne demek olduğu, Hz. Peygamber sav'den soruldu, şöyle cevap verdi:



- O, kalbe atılan bir nurdur, onunla göğüs açılır, Huzura erer.

- Bunun bir belirtisi var mıdır, diye sorunlunca buyurdu ki:

- Gurur evinden uzaklaşmak, ebediyet evine yönelmektir. (Beyhakî, Zühd 974; Ebu Nuaym, Hilye, 9 / 246)

Bu da dünyaya Bugz etmek, onu sevmemek, ondan ve ona yönelenlerden yüz çevirmekle; dünyaya önem vermenin havas (seçkinler) için mekruh, peygamberler için haram olduğunu bilmekle olur.

Şunu iyi bilmelidir ki başlangıcı doğru olanın sonu daha mükemmel olur. Zira oğlu başa duruyor. Eğer Salik doğru çalışırsa sağlam sonuca ulaşır. Çünkü hizmeti daha halis olanın müşahedesi daha net olur. Hali daha doğru olanın, veliliği daha yüksek olur. İlmi daha tam olanın işleri Allah'a Havalesi daha güzel olur. Marifeti daha sağlam olanın, teslimiyeti daha mükemmel olur.

Hakikate Erme Mertebeleri

Yüce Allah, hakikatlere kavuşma sebeplerini derecelere ayırarak buyurmuştur ki: "Kim Allah'a ve Elçisine itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır" (Nisa, 69)

Makamların ve mertebelerin başı salah mertebesi, sonu da sıddîklik rütbesidir. Nübüvvet ve risalet ise halka mahsus hallerden değildir. Onlar yaratılmışların hallerinden tamamen BAŞKADIR. Çünkü peygamberler hallerin en yükseğine sahiptirler. Halk ise o hallerin ancak kenarında Gezerler. Salah makamından sonra Şehitlik Makamı gelir.






Şehit ve Sıddık

Zahirde şehit, ancak Savaşta öldürülmekle olur. Hakikatte şehit, nefsin şehvetlerini öldürmekle olur. Nefsin Hareketleri (görünümü) kalır ama şehvetleri olur ve o zaman müritlerin edeplerine ve huylarına Uyar.

Şehitler makamından sonra sıddîkler Makamı gelir. Sıddîklik de mutasavvıfların hallerinden biridir. Sıddîkler makamının en yücesi, gerek emirlerinde, gerek işlerinde Hz. Peygamber sav'e uymak, hiçbir davranışında onun huyuna aykırı hareket etmemektir. Salik, önce Peygamber sav'in hallerine uymaya çalışır. Bunu yapar gücü yeterse, yetmezse bu dereceden inip onun ahlâkına uymaya çalışır. Yine gücü yetmezse bu dereceden de inip onun adabına uymaya çalışır.

Bu makamların hiçbirine uymaya gücü yetmezse sünnetine uyar. Hiçbir suretle sünnete uymaktan daha aşağı bir hale inmemelidir ve bilmelidir ki, nübüvvet makamlarının en aşağısı, velâyet ve tasavvuf makamlarının en yükseğinden üstündür ve ondan tamamen ayrıdır. Çünkü rasuller ve Nebiler, hiç aldanma olmayan ve şüphe bulunmayan vahiyle, gaybı müşahede ile, halkın hükümlerini (durumlarını, iç yüzlerini) görmekle kuvvetlendirilmişlerdir. Rasuller ise nebilerin, velilerin, sıddîklerin, şehitlerin ve sâliklerin üstündedirler.

Sûfilerin Edebi

Şekîk Belhî, İbn Mes'ud ra'dan Rasulullah sav'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Beni Allah terbiye etti, terbiyemi güzel yaptı. Sonra bana Üstün Ahlakı emrederek 'Affı al, iyiliği Emret' dedi." (Suyuti; Sem'ânî; Münavî)

Serik, İbn Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygamber, kendisine gelen kişinin, sözlerinden çok edebini öğrenmesini severdi."

Zünnûn Mısri de şöyle demiş: "Allah, İslâm'ı bilgi ile süsledi, terbiye ile yükseltti, takva ile şereflendirdi."

Nebâcî şöyle dedi: "Terbiye hallerin süsüdür. Terbiye büyüklerle güzel sohbet etmektir."

Ve şöyle dedi: "Her şeyin bir Hizmetçisi vardır. Dinin Hizmetçisi de edeptir. Edep hürlerin süsüdür. Edep büyüklerle güzel sohbet, onların sözlerini kabul etmek, büyüklerin terbiyesine ve ahlâkına uymak, onlara saygı göstermek, yaşıtlar ve arkadaşlara güzel Ahlâk ile muamele etmek."

Ziyaret:

Ziyaret birkaç çeşide ayrılır: Yasaklarından sakınmak suretiyle Hac farzını yapmak üzere Allah'ın Evi'ni ziyaret, her hususta şefaatini dilemek üzere Peygamber sav'in kabrini ziyaret. Yüce Allah buyurdu: "Eğer o nefslerine zulmedenler sana gelip Allah'tan Mağfiret dileselerdi, Resul de onlar için istiğfar etseydi, elbette Allah'ı bağışlayıcı merhamet edici bulurlardı." Hz. Peygamber s.a.v. de: "Benim kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip olur." demiştir (Beyhakî, İbn Adi; Münâvî)

Mümin ahirette şefaatine nail olmak, dünyada da o toprakların bereketine ermek için Resul sav'in kabrini ziyaret eder. Daima yapılması ICAP ziyaret eden çeşitleri şunlardır:

İlimlerinden istifade etmek, edepleriyle edeplenmek için evliyayı ziyaret,

Yüce Allah'a yaklaşmak için salih kimseleri ziyaret,

Kendilerine iyilik etmek üzere ana babayı ziyaretle onların feyizlerinden istifade etmek,

Sohbetlerinin bereketlerine ermek için şeyhleri ziyaret,

Haklarını ödemek, kardeşlik ve keremi tazelemek için ihvanı ziyaret,

Ibret almak için kabirleri ziyaret.

Muvafakat:

Muvafakat, Hakk'ın emrine aykırı bir davranış doğuracak şeyleri terk etmek demektir.

Muvafakat, Muhalefeti terk, günah olmayan işlerinde dostlara yardım etmektir.

Muvafakat, sana azar getirecek, kınanmana yol açacak şeyleri bırakmaktır.

Muvafakat, Sırrı, sırra zıt olan şeylerden temizlemektir.

Muvafakat, Hakk'ın arzusu için kendi arzunu terk etmen, doğru yolda gitmen, Öğüt uyarınca hareket etmendir.


Hz. Enes'in (ra) annesi Ümmü Süleym (r.ah), Rasulullah'a (sav) ölü üzerine ağlayıp ağıt yakmamak üzere biat etmişti.854

Ümmü Süleym o sıralarda Ebu Talha ile evli idi. Ebu Umeyr künyesiyle çağırdıkları bir çocukları vardı. Bir ara Ebu Talha bazı işleri için dışarı gitti. Bu arada çocuk hasta oldu ve vefat etti.

Annesi Ümmü Süleym çocuğu yıkadı, kefenledi, kokular sürdü ve üzerine bir şey örtüp:

- Bunun vefat haberini Ebu Talha'ya ancak ben söyleyeceğim, diyerek evin bir Odasına koydu.

Derken Ebu Talha eve geldi. Ümmü Süleym ona karşı süslenip kokulandı, KOCASINA cilveler yaptı. Akşam yemeğini hazırladı. Bir ara Ebu Talha:

-Ebu Umeyr ne yapıyor? diye sordu. Annesi:

-Yemeğini yiyip uyudu, istirahat ediyor! dedi.

Sonra yattılar. İlişkide bulundular. Ümmü Süleym bu beraberlikten yeni bir çocuğa hamile kaldı. Bir ara KOCASINA dönerek:

-Ey Ebu Talha! Şu komşulara ne dersin! Birisinden emanet bir şey almışlar, sahibi emanetini isteyince yüzlerini ekşitiyor, olur mu böyle! diye sordu. Ebu Talha:

-Hayır, olmaz! Gönül hoşluğu ile emaneti sahibine vermeliler! dedi. Bunun üzerine Ümmü Süleym (r.a):

-Öyleyse sen de oğlun için sabret. Çünkü Allah, verdiği emanetini geri aldı, dedi.

Ebu Talha olanlara şaşırdı. Sabahleyin Rasulullah'ın (sav) yanına varıp hanımının yaptıklarını ve söylediklerini anlattı. Efendimiz (s.a.v):

-Allah geçen gecenizi boyutu mübarek kılsın (hanımın doğru yapmış, güzel söylemiş) buyurdu.855

Buradan ortaya çıkan sonuç şu:

Ümmü Süleym (r.ah) bu davranışı ile Rasulullah'a (sav) Verdiği sözde duruyordu. Yaptığı biata Vefa gösteriyordu. İşte Sahabe-i Kiram'ın her hali birer vefa ve sadakat örneğidir.

Tasavvuf Saaheb-i Kiram'ın yolunda yürümektir. Bu yüzden tasavvuf yolunda müritlerden istenen en önemli konu, başındaki imamına güvenmesi, teslim olması ve gücü yettiği kadar emirlerine samimiyetle itaat etmesidir.

Herkesin teslimiyeti inancı ölçüsünde olur. Ibadet, hizmet ve bu yolda sabır da iman derecesine göre olur. Doktoruna teslim olan şifa bulur. Itiraz eden kimse, hastalığı içinde kıvranır durur.

İnsan aklını, itiraz ve inkarda değil, teslimiyet ve imanda kullanırsa mutlaka sonuç rahmet olur.

Allah dostlarından hangisinin hayatını incelesek, istinasız hepsinin sahip oldukları bu yüksek değerlere ancak Sabır, Sebat ve sadakat ile ulaştıklarını görürüz.

Bu dün de böyleydi, bu gün de böyledir.

Kıyamete kadar da böyle olacaktır.

Biat Allah'a ve Rasulüne teslimiyettir.


Ehl-i Beyt'i Sevmek

Mektubumuzun bu bölümünde Ehl-i beyt'in faziletiyle ilgili hadisleri nakletmek istiyorum. Ibn Abdülberr'in rivayetine göre Peygamber sav Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Ali'yi seven beni sevmiş olur. Ali'ye Bugz Bugz eden bana etmiş olur. Ali'ye eziyet eden bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş olur." (Ahmed, el-Müsned, 3 / 483, İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 6923)

Tirmizî ve Hâkim'in Büreyde ra'den yaptığı rivayete göre Peygamber Efendimiz sav şöyle
buyurmuştur:

"Allah bana dört kişiyi sevmemi emir buyurdu ve kendisinin de onları sevdiğini söyledi.

Sahabe-i Kiram:

- Ey Allah'ın Rasulü, onların isimlerini bize bildir, dediler. Peygamber Efendimiz,

- Ali onlardandır, buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Daha sonra şu isimleri saydı:

- Ebû Zer, Mikdâd ve Selmân'dır. "(Tirmizî, nr. 3,718; İbn Mâce, nr. 149; Ahmed, el-Müsned, 5 / 356)

Taberânî ve Hâkim'in İbn Mes'ud ra'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah sav şöyle buyurdu:

"Ali'ye bakmak ibadettir." (Taberanî, el-Kebir, 18/109; Hakim, el-Müstedrek, nr. 4681)

Buhari ve Müslim'in rivayetine göre Bera ra bir defasında Hz. Hasan'ı Peygamber Efendimiz'in omuzunda görmüş. Resulullah Efendimiz torunu için şöyle dua etmiş:

"Allahım, ben onu seviyorum, sen de sev!" (Buhârî, Fezâil, 22; Müslim, Fezâil, 54; Tirmizî, nr. 3783)

Buharî'nin rivayetine göre Hz. Ebu Bekir r.a., Peygamber Efendimiz'in Hz. Hasan ile beraber minbere çıktığını, bir Hz. Hasan'a bir de cemaate bakarak şöyle dediğini rivayet eder:

"Benim oğlum bu çok değerli biridir. Umulur ki Allah onunla müminlerden iki Topluluğu barıştırır." (Buhârî, sulh, 9; Tirmizî, nr. 3,773; Ebu Davud, nr. 4662)

Tirmizî, Usame b. Zeyd r.a. 'den şöyle rivayet eder:

Bir defasında Resulullah sav'i gördüm, kucağında Hasan ile Hüseyin ra vardı. Onlara şöyle dua buyurdular:

"Bu ikisi hem benim hem de kızım Fâtıma'nın oğullarıdır. Allahım, ben bu ikisini seviyorum. Sen de onları sevenleri sev." (Tirmizî, nr. 3,769; Makdisi, el-Muhtâre, 4 / 94)

Tirmizî, Enes b. Mâlik'ten şöyle rivayet eder:

"Resulullah s.a.v. 'e:

- Ehl-i Beyt'in içinde sana en sevimli olan kimdir, diye sordular. Efendimiz buyurdular ki:

- Hasan ve Hüseyin'dir. "(Tirmizî, nr. 3,772; Ebû Ya'lâ, el-Müsned, nr. 4294)

Mesver b. Mahreme'nin rivayetine göre Peygamber s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu:

"Fatıma benden bir parçadır. Ona buğzeden bana buğzetmiş olur."

Hakim, Ebu Hüreyre ra'den şöyle rivayet eder:

"Nebi s.a.v. Hz. Ali'ye şöyle dedi:

- Fâtıma'yı senden daha çok seviyorum, fakat sen yanımda ondan daha değerlisin. "(Nesâî, es-Sünenü'l-Kübra, nr. 8,530, 8,531; Taberanî, el-Evsat, nr. 7675)

Hz. Aise ra'den yapılan rivayete göre o şöyle anlatır:

"İnsanlar Rasulullah sav'e hediye vermek için, Efendimiz'in Âişe'nin yanında kalacağı günü gözler ve bu yolla Rasulullah'ı memnun etmek isterlerdi." (Buhârî, Hibe, 7; Müslim, Fezâil, 59)

Yine Hz. Aise r.a. şöyle anlatır:

"Peygamberimiz'in hanımları iki gruba ayrılmışlardı. Bir grupta ben, Hafsa, Safiyye ve Sevde vardı. Diğer grupta ise Ümmü Seleme ve Rasulullah'ın diğer hanımları yer almaktaydı. Ümmü Seleme'nin tarafında yer alan hanımları Ümmü Seleme'ye gelerek Resul-i Ekrem ile konuşmasını ve insanlara hanımlarından istedikleri herhangi birinin evinde hediye verebileceklerini söylemesini istediler.

Ümmü Seleme r.a. Peygamberimiz ile konuşarak bu İsteklerini bildirdiğinde Rasulullah sav kendilerine şöyle buyurdu:

- Bana aise konusunda eziyet etmeyin. Zira bana Âişe'nin dışında hiçbir kadının yanında yatarken vahiy gelmemektedir.

Ümmü Seleme r.a. de:

- Sana eziyet etmekten Allah'a sığınırım, demiştir.

Sonra Peygamberimiz'in hanımlarından Ümmü Seleme tarafında yer alanlar Rasulullah sav'in kızı Hz. Fâtıma'yı çağırarak bu hususu Allah Rasulü'ne açmasını ve hanımlarının Hz. Aise konusunda eşit davranmasını talep ettiklerini ona bildirmesini isterler. Hz. Fatıma Peygamber Efendimiz'le görüştüğünde Efendimiz kendisine sorar:

- Sevgili yavrum, benim sevdiğimi sen de sevmez misin?

Hz. Fatima,

- Elbette severim, diye cevap verince Peygamberimiz de ona:

- Öyleyse Âişe'yi sev, buyurur. (Buhârî, Hibe, 8; Müslim, nr. 2,442; Nesâî, 7 / 65)

Hz. Aise r.a. 'den şöyle rivayet edilir:

"Rasulullah'ın hanımları içinde Hatice'yi kıskandığım kadar hiç kimseyi kıskanmadım. Halbuki kendisini görmüş değilim. Fakat Peygamberimiz onu çokça anardı. Bazen bir koyun keser, onu parçalara ayırır ve onları Hatice'nin Dostlarına gönderirdi. Hatta bazen kendisine:

- Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok mu, diye çıkıştığım olurdu. O da bana:

- Hatice şöyleydi, Hatice böyleydi! Hem benim çocuklarım ondan oldu, diyerek onu bana anlatırdı. "(Buhârî, Menâkıbü'l-Ensar, 20; Tirmizî, nr. 2017)

Ebu ra'den rivayet edildiğine göre Rasulullah sav Said şöyle buyurdu:

"Ailem konusunda bana eziyet eden kimseye karşı Allah'ın gazabı kabarır." (İbn Adi, el-Kâmil, 6 / 302; Münâvî, Feyzü'l-Kadir, 1 / 515)

Hâkim'in Ebu Hüreyre ra'den rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Hayırlınız "Sizin en benden sonra aileme en iyi davrananızdır." (Hakim, el-Müstedrek, nr. 5,359; Ebu Ya'lâ, el-Müsned, nr. 5924)

Ibn Asâkir'in Hz. Ali ra'den rivayet ettiğine göre Rasulullah sav şöyle buyurmuştur:

"Kim Ehl-i Beytime yardım elini uzatırsa, kıyamet günü ben ona yeterim." (İbn Asâkir, Tarîhu Dımaşk, 45/303; Münâvî, Feyzü'l-Kadir, 6 / 172)

Ibn ADI VE Deylemî'nin Hz. Ali ra'den yaptığı rivayete göre Peygamber sav Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Sırat Köprüsü üzerinde ayağı en sağlam basanınız, Ehl-i Beytime ve ashabıma karşı en fazla sevgi besleyeninizdir." (İbn Adi, el-Kâmil, 6 / 302; Münâvî, Feyzü'l-Kadir, 1 / 148)

Allahım! Fatıma oğulları hürmetine bana son nefesimde iman nasip et. Eğer benim duamı geri çevirirsen de, beni Peygamber Efendimiz'in AİLESİNİN yanından ayırma.


Ehl-i Sünnet'in Ehl-i Beyt Sevgisi

Ehl-i Beyt sevgisi, Ehl-i Sünnet'in asıl sermayesidir. Ehl-i Sünnet mensuplarını Hz. Ali'yi sevmemekle suçlayan ve Hz. Ali'yi sevenlerin sadece Rafizîler olduğunu iddia edenler ne kadar cahil, ne kadar bağnaz kimselerdir! Hz. Ali'ye sadece sevgi beslemek Rafizîlik değildir; Rafizîlik Hz. Ali dışındaki üç halifeye karşı tavır almaktır. Sahabeye tavır almak da dinen yerilmiştir.

İmam Şafii rh.a. söyle der:

"Muhammed sav'in ailesini sevmek eğer Rafizîlikse, insanlar ve cinler şahit olsun, ben Rafizîyim."

Yani Peygamberimiz'in Ehl-i Beyt'ini sevmek Rafizîlik değildir. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz'in Ehl-i Beyt'ini sevenler Ehl-i Sünnet'tendir. Onlar gerçek anlamda Ehl-i Beyt taraftarlarıdır.

Kısacası Ehl-i beyt'i sevmemek Haricîlik, sahabeye cephe almak da Rafizîlik'tir. Buna karşılık bütün sahabeye karşı hürmet duymakla beraber Ehl-i Beyt'i sevmek de Sünnîlik'tir.

Sonuç olarak Sünnîliğin temeli Sahabe sevgisi üzerine kuruludur. Aklını kullanabilen insaf sahibi bir kimse Sahabe-i Kirami sevmek yerine onlara nefret duymayı tercih etmez. Aksine, Peygamberimiz'e olan sever sevgisi nedeniyle onların hepsini.

Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Beni sevdiği için "Ashabımı yedi sever. Onlardan nefret eden de, benden nefret ettiği için nefret eder." (Tirmizî, nr. 3,862; Ahmed, el-Müsned, 4 / 87; 5 / 54, 57).

Ehl-i Sünnet'in Ehl-i Beyt'i sevmediği nasıl düşünülebilir? Oysa Ehl-i Sünnet'e göre onlara muhabbet İmanın bir parçası kabul edilmiştir. Son nefeste iman selameti, Ehl-i Sünnet'e göre bu sevginin ne kadar Köklü olduğuna bağlıdır.

Ehl-i Beyt Sevgisinin Faydası

Bu fakirin değerli babası çoğu zamanlar Ehl-i Beyt sevgisini teşvik ederdi. O hem Zahiri ilimlere hem de batınî ilimlere vakıf bir kimseydi. Kendileri Ehl-i Beyt sevgisinin son nefeste iman selameti açısından önemli rolünün olduğunu söyler ve buna çok önem verilmesi gerektiğini ifade ederdi.

Babamın ölüm hastalığında yanında bulunuyordum. Son nefeslerini vermeye başlayıp bu dünyayla alakasını keseceği zaman kendisine bu sözlerini hatırlattım ve bu sevgiyi açıklamasını istedim. O bu hal üzereyken, "Ben tepeden tırnağa Ehl-i Beyt sevgisine dalmış durumdayım, şimdi bu nimetin şükrünü eda ediyorum." Buyurdular.

Ehl-i Beyt sevgisi, Ehl-i Sünnet'in en temel sermayesidir. Sünnîliğe karşı çıkanlar bu hususun farkında değildir. Onlar Ehl-i Sünnet'in dengeli sevgisinden habersizdirler. Bunlar kendilerine aşırılık tarafını seçtiklerinden, aşırılığın dışında sadece azlığın olduğunu zannediyorlar. Bilemiyorlar ki aşırılıkla azlık (ifratla tefrit) arasında bir de denge (itidal) yolu vardır; bu ise hakikatin ve doğruluğun merkezidir. Işte bu merkez nokta Ehl-i Sünnet'in nasibi olmuştur. Allah, Ehl-i Sünnet'in bu tutum ve gayretini mükafatlandırsın.

Bu konuda aşırılıktan ve azlıktan Allah'a sığınırız. Rafızîler muhabbetteki aşırılığa varan tutumlarından dolayı, üç Halife ve Diğer sahabeye cephe almayı Hz. Ali'yi sevmenin şartı kabul etmişlerdir. Insaf etmek gerekir. Bu nasıl muhabbet ki, gerçekleşmesi için Peygamber Efendimiz'in vekillerine cephe almak, sahabeye dil uzatmak gerekiyor!

Ehl-i Sünnet'in Sahabe-i Kirama Karşı Tutumu

Ehl-i Sünnet ile karşıtları arasında şu iki temel fark vardır: Birincisi, Ehl-i Sünnet dört halifenin de halifeliğinin hak olduğuna inanıyor. Çünkü sahih bir rivayette Peygamber Efendimiz sav, Allah'ın kendisine gayptan bildirmesi suretiyle şöyle buyurmuştur:

"Benden sonra halifelik otuz senedir." (Tirmizî, nr. 2,226; Ebu Davud, nr. 4,646; Nesâî, el-Kübra, nr. 8155).
Hadis-i şerifte belirtilen otuz yıllık bu süre Hz. Ali'nin halifeliğiyle son bulmuştur.

Bu hadis gereğince dört halifenin her birinin halifeliği hak olmak durumundadır. Ayrıca halifelik sırası da hakka uygun olmak durumundadır. Muhalifler üç halifenin halifeliğinin hak oluşunu inkar etmekte ve onların halifeliğini sülalecilik ve zorbalığa yormaktadırlar. Onlar hakikatte Hz. Ali'den başkasını imam kabul etmezler.

Ikinci temel fark da şudur: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Sahabe arasında yaşanan tartışmaları ve görüş ayrılıklarını iyi sebeplerle gerekçelendirir ve iyi niyetle yorumlar. Bu tartışmaların heva ve hevesten ileri geldiğini düşünmezler. Zira onlar Peygamber Efendimiz sav'le olan sohbetleri sayesinde nefsleri arınmış, kalplerindeki kin ve hile gibi kötü düşünceler temizlenmiştir.

Sonuç olarak sahabenin her birinin kendine göre bir görüş ve içtihadı olup, onun müçtehit de kendi içtihadıyla amel etmek mecburiyetinde olduğundan, zorunlu olarak aralarında bir kısım tartışmalar yaşanmıştır. Kendi görüşlerine göre hareket etmesi onlar için doğruydu. Bu bakımdan onların bir şeye Muhalefeti de uygun görmeleri de heva ve Heves etkisiyle değil, hak ve hakikat çerçevesinde gerçekleşmekteydi.

Ahiret İçin Çalışmak

Hak Celle ve Alâ'yı arzu etmek, ahireti arzu etmektir. Allah Teâlâ ile BULUŞMAK ahirette vaat edilmiştir. Rızanın Kemali de aynı şekilde ahirete bağlıdır. Dünya Cenab-ı Hakk'ın buğzettiği, ahiret ise razı olduğu yerdir. Öyleyse buğzedilene iltifat etmemek gerekir. Şu halde, razı olunana sırt çevirmek tam bir aptallıktır. Allah Teâlâ'nın çağırdığı ve razı olduğu şeyin tersini yapmaktır. Cenab-ı Hakk'ın şu buyruğu bu manayı ifade etmektedir: "Allah Selamet yurduna çağırıyor." (Yunus, 10/25).

Allah Teâlâ ısrarla ve vurgulu bir şekilde ahireti teşvik etmektedir. Ashab-ı Kiram'ın hepsinin ahiret düşüncesine Düşkün olduklarını ve onun azabından dolayı korkup titrediklerini biliyoruz.

Hz. Ömer r.a. bir kişinin evine uğradı. Biri şu ayeti okuyordu: "Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olacak bir şey yoktur" (Tûr 52/7-8).

Hz. Ömer r.a. bu ayetleri işitince bayılarak bineğinden düştü. Kaldırıp evine götürdüler. Bu halin açýsýndan dolayı uzun bir süre hasta kaldı. O kadar ki, insanlar ziyaretine bile gelmişti.


Nübüvvet ve Velayet

Bir takım kimseler yanlış bakışları sebebiyle velayetin peygamberlikten üstün olduğunu söylemişlerdir. Özün özü olan dinin hükümlerini de kabuk olarak değerlendirmişlerdir. Ne yapabilirler ki, onlar sadece dinin şeklini görebilmişler; dinin özünden, kabuğu dışında hiçbir nasipleri olmamıştır. Peygamberlerin Halkla olan Münasebetleri sebebiyle nübüvveti eksik görmüş, onların bu münasebetini Sıradan halkın münasebeti gibi düşünmüşlerdir. Münasebeti Hak teâlâ ile olan velayeti, bu münasebetten üstün tutmuş ve velayetin peygamberlikten üstün olduğunu söylemişlerdir.

Velayet mertebesinde olduğu gibi Yükseliş zamanı nübüvvet kemalâtındaki teveccühün de Hak Tealâ'ya doğru olduğunu bilememişlerdir. Hatta velayet mertebesinde, nübüvvet makamında olan bu sonuçtan Yükseliş ve kemalâtın ancak sureti bulunabilir. Nübüvvetteki iniş (halk ile ilişki ve Tebliğ) zamanı halka olan teveccüh, velayetteki gibidir. Şu kadar var ki, velayette dış halka yönelmiş iken, Batin Hak Tealâ'ya yönelmiştir. BATININ Nübüvvette ise Zahir ve her ikisi de halka yönelmiş durumdadır. Bu makamın sahibi bütün gücü ile halkı Hak Tealâ'ya davet etmektedir.

Nübüvvetin halk ile ilişkisi ve Tebliği, velayetinkinden daha olgun ve mükemmeldir. Bazılarının sandığı gibi, onların halk ile olan Münasebetleri Sıradan insanların münasebeti gibi değildir. Zira peygamberler daha ilk adımda ağyarla ilgilenmeyi terk etmişler, bunların yerine halkın yaratıcısı ile ilgilenmeyi elde etmişlerdir. Bu büyüklerin halk ile olan ilişkileri halkın hidayeti ve irşadı içindir. Halk ile ilgileri onları yaratıcısına götürmek, Mevla Tealâ'nın razı olduğu şeyleri onlara göstermek içindir. Elbette halk ile olan bu tür bir münasebet, yani halkı Hak Tealâ'nın dışındakilere Kulluk etmekten kurtarmak, kendi nefsi için Hak Sübhanehu'ya yönelmiş bir kimsenin yaptığından üstündür.

Mesela bir kimse Allah'ın Tealâ'yı zikirle meşgul iken, bir Ama bu esnada ortaya çıksa ve ayağının önündeki Çukura atmak üzere olsa, bunu gören kimsenin zikre devam etmesi mi yoksa âmâyı tehlikeden kurtarması mı faziletlidir? Elbette ki, âmâyı kurtarmak zikirden daha üstündür. Zira Allah Tealâ'nın ne ona ne de onun zikrine ihtiyacı vardır. Amanın ancak ona ihtiyacı vardır ve onu bu durumda kurtarmak gereklidir. Hele de bu kurtarma işi onun görevi ise, bu durumda onu kurtarmak zikrin kendisi olur. Zira bu Allah Tealâ'nın emrini yerine getirmektir.

Zikirle meşgul olmak, bir hakkın ifa edilmesi yani Mevla Tealâ'nın hakkını yerine getirmek demektir. Gözetmekle görevli olduğu kimseyi kurtarmakta ise iki hakkın yerine getirilmesi vardır. Biri kul hakkı, diğeri ise Mevla Tealâ'nın Hakkıdır. Hatta âmâyı kurtarmak yerine zikirle meşgul olmak masiyet bile sayılabilir.

Tasavvufa İntisap

Hak yolunu tutmuş olan Salik, öncelikle sağlam bir itikada sahip olmalı sonra da dinin emirlerini yerine getirmelidir. Amel ve itikatla ilgili bu iki kanada sahip olduktan sonra ilahi yakınlık basamaklarında yükselmeye yönelerek, karanlık ve aydınlık Geçitleri yolları aşmaya talip olur.

Ancak bilmek gerekir ki bu Yükselme ve menzilleri asma, Kamil ve mükemmil (kemale erdirmeye Yetkin) bir şeyhin teveccühüne bağlıdır. Bu özellikteki Mürşit, yolu bilen ve ona ulaştıran, Nazari kalp hastalıklarına şifa, teveccühü ise sevilmeyen çirkin Ahlakı söküp atmaya yardımcı biridir.

Salik önce mürşidi ARASIN. Hak Tealâ'nın Fazlı ile onu tanırsa onu tanımanın büyük bir nimet olduğuna inanarak ondan ayrılmasın ve bütün tasarruflarında ona uysun.

Şeyhülislâm el-Herevî demiştir ki: "İlahi! Veli kullarını nasıl bir özellikte yarattın ki; onları tanıyan seni bulmakta ve seni bulamayan onları tanıyamamaktadır!"

Arzu ve İsteklerini mürşidinin arzu ve istekleri içinde bütünüyle yok etmelidir. Tüm arzularından kendisini arındırmalıdır. Mürşidinin hizmetinde Himmet halkasına bağlanmalı, var gücüyle çalışmalı ve asıl mutluluğun burada olduğuna inanarak onun emrettiği her şeye sımsıkı sarılmalıdır.

Tabi olunan mürşid, salikin kabiliyetine uygun olanın zikir olduğunu görürse Zikri emreder; teveccüh ve murakabenin uygun olduğunu görürse bu ikisine yönlendirir. Yalnızca Sohbetin yeterli olduğunu bilirse o zaman sohbeti emreder.

Emirler Yasaklar ve Yükselme

Ameller ikiye ayrılır: Emirlere sarılmak ve yasaklardan kaçınmak. Emirleri yerine getirme hususunda Meleklerle insanlar ortaktır. Yalnızca emirleri yerine getirmekle Yükselme mümkün olsaydı, melekler de ilerlerdi.

Yasaklardan kaçınmak ise insanlara sahip kılınmıştır. Bunun Meleklerle ilgisi yoktur. Çünkü onlar bizzat korunmuş oldukları için emre aykırı hareket etme gibi bir durumları yoktur ki Muhalefet etmeleri yasaklansın. Bundan dolayı Yükselme ve ilerleme, amellerin bu kısmının yani yasaklardan kaçınma kısmının yerine getirilmesine bağlı kılınmıştır.

Işte bu yasaklardan kaçınma hususu nefse muhalefetin ta kendisidir. Zira dinin hükümleri nefsanî arzuları yok etmek ve çirkin adetleri engellemek için gelmiştir. Ya Yapısı haram işlemeyi Çünkü nefsin ya da harama götüren fuzuli mübahlar işlemeyi gerektirir. Dolayısıyla fuzuli mübahlardan kaçınmak da nefse Muhalefet demektir.

Allah'tan utanmak

Akıllı olan kişiye düşen, Sermayesi olan Ömrünün sayılı günlerini Allah Tealâ'nın razı olduğu yerlerde sarf etmektir. Kulun Mevlâsı davranışlarından razı ve hoşnut değilse, hayattaki sefanın ne anlamı olabilir? O zaman hayattan tat almak mümkün müdür?

Hak teâlâ bütün ve parça tüm halleri bilmektedir. Her yerde hazır ve her işimizi gözetlemektedir. O halde Allah'tan haya etmek gerekir. Mesela, ayıp ve çirkin işler işlenirken Allah'ın yaratıklarından birinin gördüğü zannedilse o ayıp ve çirkinlik asla işlenmez. O mahlukun, ayıpları görmesi kesinlikle istenmez.

Bu çok garip bir durumdur! Bu nasıl bir beladır ki, insanların çoğu Hak Tealâ'nın var olduğunu, kalplere, sinelere ve sırlara muttali olduğunu bildiği halde Allah'tan korkmaz. Yasaklanan davranışlarla ilgisini kesmez ve bunu önemsemez!

Bu nasıl bir müslümanlıktır ki; onların nezdinde bir mahlukun itibarı kadar Hakk'ın itibarı yoktur! Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız.

Zikir ve Tesbihatın Önemi

Peygamber Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: "Cennet boş bir arazidir. Oraya fidan dikmek, 'sübhânellâhi ve'l-hamdülillâhi ve La İlahe illallâhu vallâhu ekber (Allah'ı tesbih ve tenzih ederim, hamd Allah'a aittir. Allah'tan başka ilâh yoktur ve Allah en büyüktür) 'tesbihini okumakla olur. "(Tirmizî, nr. 3,462; Taberânî, el-Evsat, nr. 4,170; el-Kebir, 10/173; Ebu Nuaym, Hilye, 9 / 276).

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır: "Her kim, 'sübhânellâhi'l-azim ve bi-hamdihî (Yüce olan Allah'ı tenzih ve O'na hamdederim)' zikrini okursa onun için cennette bir hurma ağacı dikilir." (Tirmizî, nr. 3,464, 3,465; Hakim, el-Müstedrek, nr. 1847).

Görüldüğü üzere Cennetteki ağaçlar yapılan tesbihin neticesidir. Aynı şekilde cennette olan her şey salih amellerin neticesidir. Bundan dolayı Cennetteki nimetlere ulaşmak ve onlardan Tatmak, hiç şüphesiz çok değerlidir ve Allah Tealâ'nın hoşuna gider. Hak Tealâ'ya kavuşma vesilesi olur.


Dostlarıyla uĞraŞmak

Sakın Allah dostlarından birini kötülemeyesin! Kitap ve Sünnet'ten öğrendiğin kırık dökük bilgilere dayanarak onlara muhalif olmayasın. Unutmayasın ki; onlar ayet ve hadislerin manalarını senden ve senin gibilerden çok daha iyi bilir ve daha iyi anlarlar. Zira onların akılları marifetullah nuruyla, Rasulullah'ın sünnetine fazlasıyla aşina olmaları, yakin ve İhlas hasletlerine sahip olmaları sayesinde aydınlanmış kimselerdir.

Sen ey Zavallı tembel! Karnının ve uçkurunun arzularıyla uğraştığın sırada dine dair bir parça bilgi sahibi oldun diye şımarıyor, bu sayede kendini büyük alimler arasında görüyorsun. Sahip olduğun bu bilgilerle, kendini basiret sahibi ve meselelerin künhüne vakıf önceki alimlerle eşit olduğunu zannediyorsun.

Eğer nasihat istiyorsan aklının erdiği işlerle uğraş! Her bakımdan senden daha üstün olan iyi niyetli kimselerin işlerine Karisma! Kartalların avına ortak olmak serçenin yapabileceği bir iş midir? Serçenin küçük taneciklere alışmış kursağı büyük lokmalarla beslenen kartalın kursağı gibi olabilir mi!

Yetersiz Mürşid

Dünya ahiretin tarlasıdır. Onu ekmeyip, verimli toprağı heba eden ve bunca amel tohumlarını zayi eden kimseye yazıklar olsun!

Toprağın değerlendirilmeyip devre dışı bırakılması, ya toprağa hiçbir şey ekmemekle veya ona kötü ve bozuk tohum ekmekle olur. Ikinci durumun birinciden daha zararlı olduğunu herkes bilir. Tohumun bozuk ve kötü olması, tasavvufu yetersiz Birinden alarak yetersiz kişinin yolunu takip etmektir. Zira yetersiz kimse nefsinin İsteklerini kendisine kılavuz yapmış, onun peşinden giden kimsedir.

Hevasına uyma kuşkusu bulunan kimsenin mürid üzerinde bir etkisi olamaz, olsa da hevasına destek olur. Bu da karanlık üstüne karanlık demektir. Yetersiz kimse Allah Tealâ'ya ulaştıran yol ile ulaştırmayan yolu birbirinden ayıramaz. Çünkü henüz kendisi ona ulaşmış değildir. Bunun yanında bu yola girmek isteyenlerde bulunan farklı kabiliyetleri ayırt edemez. Dolayısıyla cezbe yolunu Suluk yolundan ayıramaz. Belki de talip olan kişinin yetenekleri cezbe yoluna uygun olup, Başlangıçta Suluk yoluna uygun değildir. Bu durumda kendisi saptığı gibi elindeki müridi de yoldan saptırmış olur.

Yetkin bir bahsi geçen talipliyi Terbiye ve sülûke sokmak istediğinde, önce yetersiz sâlikten ona bulaşan arızaları ve onun yüzünden maruz kaldığı aksaklıkları gidermekle meşgul olur mürşid. Sonra taliplinin kabiliyetine göre kaliteli tohumdan onun verimli topraklarına Serper ve iyi bir ürün ortaya çıkar.

Alim, İlim ve Amel

Dinin hükümlerini açıklama ISI VE Fetva, ahiret alimlerinden istenir. Çünkü onların sözü tesirli olur ve nefeslerinin bereketiyle, amellerin edasında muvaffakiyet sağlanması Umulur.

Ilmi, dünyada makam ve mevki edinmek için bir araç olarak kullanan dünya alimlerinden uzak durmak gerekir. Ancak takva ehli alimlerin bulunmaması durumunda onlara zaruret icabı ve zaruretin gerektirdigi kadar müracaat edilebilir.

Ey oğul! Ehl-i dünya ile bizim ne işimiz olabilir ve aramızda ne tür bir ilişki olabilir ki onların iyiliğinden ya da kötülüğünden söz edelim! Bu konudaki nasihatler en sahih ve en mükemmel şekliyle bizlere ulaştırılmıştır.

Bu nasihatlerin ve meselelerin birçoğu sana ulaştı. Ancak maksat sadece bilgi sahibi olmak değil, bilgiyle amel etmektir! Hasta, hastalığını tedavi edecek ilacı bilse bile, o ilacı kullanmadıkça ilacın bir faydasını göremez!

Bütün bu kesin ifadeler ve ısrarlar amelin öneminden dolayıdır. Çünkü amelden uzak olan ilim, kıyamet günü sahibinin aleyhine delil olacaktır. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü insanların en ağır azap görecek olanı Allah Tealâ'nın ilminden faydalandırmadığı alimdir."

Her halükârda bu taifenin sevgi ilmeğinden sıyrılmamak ve bu insanların arasına sığınmayı ve yalvarmayı Şiar edinmek gerekir. Bu tâifeye muhabbet yoluyla Hak Sübhânehû'nun muhabbetinin teşrifini beklemeli ve onun zatına tam manasıyla bağlanıp bir bütün olarak kirlerden ve çirkinliklerden arınmalıdır.

Veli ve Keramet

Soru: Kerametler ve Olağanüstü Haller önceki velilerde daha çok olurdu. Günümüzdeki büyüklerde ise az olarak görülmektedir. Acaba bunun sebebi nedir?

Cevap: Şayet bu sorudan maksat, kendilerinden Sadir olan olağanüstü hallerin az olması sebebiyle bu zamanın büyüklerini inkar etmek ise, Şeytanın ayartmalarından Allah'a sığınmak gerekir. Çünkü mektubun muhtevasından böyle bir anlam sezilmektedir.

Velilerde olağanüstü hallerin ortaya çıkması, Hz. Peygamber s.a.v. in 'mucizesi gibi değildir. Çünkü mucize peygamberlik makamının şartlarındandır. Halbuki keramet göstermek velâyetin ne rükünlerinden ne de şartlarındandır. Bununla birlikte Allah Tealâ'nın veli kullarından, olağanüstü hallerin zuhur ettiği yaygın olarak bilinmektedir. Onlarda bu hallerin ve kerametlerin bulunmaması pek nadirdir. Ancak olağanüstü hallerin çokça görülmesi bir üstünlük alameti değildir. Çünkü burada üstünlük Allah'a yaklaşmanın derecelerine göredir. Hatta olağanüstü hallerin Allah'a en yakın velide daha az; Allah'tan en uzak olan velide ise daha fazla görülmesi mümkündür.

Nitekim bu ümmetin velilerinin bazısından zuhur eden olağanüstü hallerin yüzde biri Ashab-ı Kiramda görülmediği halde, velilerin en faziletlisi, sahabenin en alt derecesinde olana bile ulaşamaz.

Olağanüstü hallere Itibar etmek yanlış bakıştan kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda tabi olma istidadının da kusurlu olduğunun alâmetidir. Nübüvvet ve velâyet feyzlerini kabul etmeyi hak edenler öyle bir topluluktur ki; onların tabi olma istidadı, Nazari kuvvetlerine baskın çıkmıştır.

Sıddık-ı Ekber r.a. tabi olma istidadının güçlü olması sebebiyle Peygamber sav'in tasdiki konusunda "Niçin?" SözüNe asla ihtiyaç duymamıştır. Lanetli Ebu Cehil kendisinde olan bu istidadın noksanlığı sebebiyle onca muhteşem ayetler ve onca karşı konulmaz mucizeye rağmen peygamberliği TASDİK etme şerefine ulaşamamıştır. Allah Teâlâ bu inkârcı nasipsizlerin durumuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde; 'Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir!" Diyerek seninle tartışırlar. "(En'am, 25).

Bununla birlikte deriz ki: Geçmişte yaşayan zatların çoğundan hayatlari boyunca beş ya da altı defadan fazla olağanüstü hal çıkmış olduğu kaydedilmemiştir. Hatta Seyyidü't-Tâife olarak bilinen Cüneyd-i Bağdadi tane keramet ks'in Doğum gösterdiği bile bilinmemektedir.

Hem bu zamanın meşayihinden olağanüstü hallerin zuhur etmediği nerden bilinebilir. Hatta iddia eden bilsin ya da bilmesin; Allah Tealâ'nın önceki ve sonraki bütün veli kullarından olağanüstü haller onu saat zuhur eder.

Gözsüz birinin, parlayan güneşin ışığını görmemesi ufukta doğmakta olan Güneşe ne zarar verebilir!

-Asema
yararlandığım kaynaklar: Kuran-ı kerim,büyük dua kitabı

TASAVVUF VE EDEP


Edeb-Erkan

Tasavvuf yolunun yolcusu, ona bir, uyurken uyanıkken, kendisine kendisinden daha yakın olan Rabbinin huzurunda bulunduğunu hatırlayacak, bütün hareketlerini, sözlerini edebe uygun olarak yapacak, söyleyecektir. Direkler anlamına gelen "Erkan" sözü de yol törelerini bildirmektedir; bu bakımdan her hususta, tarikat erkânına da riayet etmesi gerektir. Bu çeşit harekette bulunmayanlar hakkında "Edeb-erkan bilmez" sözü kullanılır.

Edeb erenlere

Bu deyim, biraz ayıp bir şey söyleneceği, toplulukta bahsedilmeme ¬ si gereken utanılacak bir söz edileceği zaman, "Hasa huzurdan, Hasa huzurunuzdan, sözüm meclisten dışarı" deyimleri yerine kullanılır.

Edeb Yâ HU

Edebi edebsizden öğren

Tasavvufun en mühim unsurlarından biri, belki de birincisi "Edeb" tir. Tasavvufta Edeb, her şeye ve her hususa teşmil edilmiştir.
Ehl-i irfan arasında aradım, kıldım Taleb, Her Hüner makbul imiş, illa Edeb, illa Edeb sözü, sûfîlerin hareketlerinde en mühim şiardır. Canlıya, cansıza-ki zaten onlarca her şeyin canı vardır-insana, hayvana karşı sufi, daima edebi koruyacaktır. Mesela kapı hızlı örtülemez; mümkün olduğu kadar sessiz örtülecektir. "Kapıyı kapat, kapattım" denemez; Allah kimsenin kapısını kapamasın, kapatmasın; "Kapıyı ört", yahut "sırla" denecektir. Lambayı, mumu, ELEKTRİĞİ söndürmek sözü, edebe aykırıdır; kimsenin ışığı sönmesin; ", ELEKTRİĞİ dinlendirmek", "Sırlamak" sözleri kullanılacaktır Lambayı. ELEKTRİĞİ yakmak gibi bir sözde de anlam bakımından iltibas vardır; bu sözler yerine "uyarmak, uyandirmak" sözü söylenir. Hızlı konuşmak, birisi konuşurken sözünü kesmek, yahut bir başkasıyla konuşmaya kalkışmak, gizli konuşmak, kulağa bir şey söylemek, işaret etmek, bütün bunlar, edep haricidir. Gezerken yere, ayak sesi duyurmadan basılacaktır; çünkü yerin de canı vardır ve bizi Basının üstünde taşımaktadır. Kapıdan içeriye girilirken, hele dışarıya çıkılırken arka dönülemez. Bunun için de ayakkabılar, dışarıya değil, içeriye doğru çevrilir; dışarıya çevirmek, git, bir daha gelme demektir. Odadan çıkılırken de arka çevrilemez, uyuyan kişinin uyandırılması gerekirse, hafifçe yastığına, parmaklarla vurularak ve hafif sesle "Agah ol erenler" denir, bu suretle uyandırılır. Yatan, yastığını öpüp yorganıyla da görüşerek, yani üste gelen ucunu öperek sağ yanına yatar; kalkarken de böyle kalkar. Bir şey alınır, verilirken mutlaka onunla görüşülür, yani hafifçe bir yanından öpülür, yahut öpülür gibi dudağa götürülür. Yemek yenirken Ağız şapırdatılmaz; çay, kahve içilirken ses çıkarılmaz. Fincan, kadeh, tabağa konurken görüşülerek ve ses çıkarmadan konur; alınırken de görüşülerek alınmıştır zaten. Gülünürken kahkaha, edebe aykırıdır. Bir yere gidilip makam sahibiyle görüşüldükten sonra yerine diz çöküp oturana makam sahibi "Aşk olsun" deyince gelen kişi, yere şükür Secdesi eder ve "Eyvallah" der. Kalkarken de öyle kalkar. Hasılı tasavvuf ehli, her halini daima gören, bilen sahibinin, Rabbinin murakabası altındadır; bu yüzden de her hususta edebe riayet etmesi şarttır.

İktizâ ederse sufi, Mürşit, yahut tarikatte ulu tanınan birisi tarafından "Edeb Yâ HU" diye uyandırılır. Hemen her dergâhta da ta'lıyk, yahut Celi sülüsle yazılmış bir "Edeb Yâ HU" Levhası bulunur.

Gaybî Sun'ullah, bir şiirini,


Edebdir tac-ı Rabbani, komazlar onu başa Anı,

Olagör Gaybî Ruhani, Edeb gözle, Edeb gözle

beytiyle bitirir (Bizdeki yazma; 67. b.).

"Edebi edebsizden öğren" atasözü de edebe riayet etmeyenlerin sözlerinden, hareketlerinden ibret alınmasını öğütleyen bir atasözüdür


TASAVVUF VE DİN


Bir bakıma tasavvuf, dinin batınî fıkhıdır. Batınî Fıkıh, dinin kendini, esasını, ruhunu, aslını, sırrını, hikmetini konu eder. Kalple ilgili ilim ve edepleri öğretir. Insanın hakikatini araştırır, iç alemin ihyasına yönelir. Kısaca hedef, nefsini ve Rabbını tanımasını sağlamaktı.

Tasavvuf, dinin en mühim ilmine yönelmiştir. Bu ilim, İhsan ilmidir. Ona marifetullah ilmi de denir. Bu ilmin hedefi Yüce Allah'ı tanımaktır. Bunun için ihlas, yakin, edep ve manevi arınma gibi diğer ilimlere ihtiyaç vardır. Tasavvuf hepsini hedefe alır, konu eder. Kur'an'da bu işe kısaca tezkiye denir. Tezkiye, kalbin manevi kir ve hastalıklardan arınmasıdır. Allahü teâlâ peygamberlerini Bunun için göndermiştir. Kur'an'da ebedi kurtuluşun kalbin Sirk, inkar, isyan ve gafletten temizlemesine bağlı olduğu belirtilmiştir.20

Kalbin arınması tövbe ile başlar, ihlasla Yürür, takva ile biter. Bütün mesele gerçek bir tövbe yapmak ve hakiki takvaya ulaşmaktır. Buna irşat olmak, Allah'a kavuşmak, manevi Huzura ulaşmak denir. İhsan Makamı işte budur. Kalbin ilahi ahlak ile güzelleştiği makamdır. Kalbin sıhhati o hale ulaşmakla mümkündür. Kuran'da bu hale hayat-ı Tayyibe denir. Bu hayat, hakiki iman ve güzel ahlak sahibi her mümine müjdelenmiştir.21

Hayat-ı Tayyibe tatlı, hoş, güzel, huzurlu hayat demektir. Bu hayatı tatlı ve hoş eden Allah sevgisidir, güzelleştiren edeptir, Huzura çeviren zikirdir. Bu hayatı elde eden kalbe kalb-i selim denir. Hiçbir mal ve evladın bir faydası olmadığı ahiret gününde, insana Fayda verecek olan bu kalb-i selim ve onun meyveleri olan salih amellerdir.22

İşte tasavvuf, bu kalbin tedavi edilmesini gaye edinmiştir. Bütün terbiye sistemi, selim kalbi hâle getirmek için kurulmuştur. Çünkü Yüce Allah bizden böyle bir kalp istemektedir. Kalbini uyandırmayan, onu tanımayan ve kullanmayan insan, Allah katında Hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşmektedir.23

Tasavvuf insanı gerçek insan yapma yoludur. Bu Terbiye samimi bir tövbe ile başlar. Kalbin ilk ilacı tövbedir. Bu olmadan kalp Sihhat bulamaz. Gerçek tövbe, samimi olarak Allahu Teala'ya dönmektir. Bunun alameti, O'nun her emrini gönül hoşluğu ile yerine getirmektir. Yani tövbe, nefsin kötü arzularına değil, Yüce Allah'a itaat etmektir. Harami terk edip Mevlâ'ya koşmaktır. O'nun razı olmadığı şeyleri bütün gönül ve hayattan uzaklaştırmaktır.

Insan bu hali ilk tövbeyle bulamayabilir. Yaptığımız öyle tövbeler vardır ki, ona da ayrı bir tövbe gerekir. Çünkü Kalp yanmadan ve gönül katılmadan dil ucuyla yapılan tövbeler Nasuh tövbesi değildir. Nasuh tövbesine ulaşmak için bir ömür verilse azdır. Nasuh tövbesi, Yüce Allah'a dost olmaktır. Bu kolay bir iş değildir. Gevşeklik ve ihmal ile bu devlet ele geçmez.

Kamil Mürşit, irşat dairesine giren kimseye ilk olarak tövbeyi öğretir. Böylece hakka yöneliş ve yolculuk başlar. Buna seyr u Suluk denir. Kısaca manası, Allah'a gitmektir. Bu yola giren kimse kalbinin ilacını arıyor demektir. Bunun için ilim lazımdır. Sonra ihlasla ibadet, taat ve hizmet istenir. Feyiz bunlara bağlıdır. Büyük Veli Abdülganî en-Nablusî (ks) ilahi FEYZIN nasıl elde edileceğini şöyle anlatır:

"Hak yolcusu, kendi başına ilahi huzurda ne yapacağını bilmez, edebi koruyamaz, feyiz alamaz. Feyiz Alması ancak mürşid-i kamilin ona yönelmesi ve onu Allah'ın izniyle desteklemesi ile mümkün olur. Mürit tam sadakat halini elde ettiği zaman mürşidin Kalbinden feyiz almaya başlar . Müridin çeşitli yollardan mürşidinden Feyz Alması için sadık olması lazımdır. Karşılıklı sadakat, kemal halini bunlar olmaz bulmadan. Mürid bu hâle Geldiği zaman Allah'ın izni ile mürşid-i kamildeki Haller müride güzel intikal eder. Kalbe FEYZIN gelmesi mürşidin Nazari ile olur. Kısaca , bu velilerle Oturup ödeme kalkan kimse Allah'ın rahmetinden bir sahibi olur. "Onlarla beraber olan Saki olmaz, ilahi rahmetten mahrum kalmaz" 24 hadisinin müjdesine erişir. Kulun ilahi Feyzi alabilmesi için vücudunun hazır olması ve buna kabiliyet kazanması gerekir. Bunun için, farz ibadetler yanında nafile ibadetlere de yönelmek gerekir. Bunu şu Kudsi hadisten anlıyoruz:

"Kulum bana en fazla farz amelleri yaparak yaklaşır. Nafile ibadetlerle de bu yaklaşması devam eder. Nihayet ben kulumu severim. Ben bir kulu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, Yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle iş görür, benimle yürür. Benden bir şey istese kendisine veririm. "25

Bazen de Feyz İntikali, Sadık müridin kamil mürşidine nazar etmesiyle elde edilir. Şu hadis-i şerif bunu ifade eder:

"Allah'ın velileri görüldüklerinde Allah'ı hatırlatan kimselerdir." 26

Bu da, müridin mürşidini gerçek haliyle tanımasına, bu husustaki istidadına, ihlasına, hizmetteki gayretine, mürşidinin yanında ve gıyabında iken edebe riayet edeceği ve bu husustaki hassasiyetine bağlıdır. "


TASAVVUF VE İNSAN





Yaradan Yaradılan İlişkisi

Alemde bulunan küçük büyük ne varsa ilahi İsimlerin ve sıfatların Tecelli yeridir. Bunların hepsi Zati kemallerin ve sıfatların aynasıdır. Hak teâlâ gizli bir hazine ve kapalı bir sır idi. Kendisini açığa çıkarmayı ve kapalılığı açıklamayı diledi. Aslını göstermesi ve hakikatine bir işaret olması için alemi yarattı. Alemi yaratmış olması onun gizli kemalâtını göstermektedir.


Konuyu iyi anlamak için bir misalle açıklayalım: Mesela, sanat sahibi tecrübeli bir alim saklı üstünlüklerini anlatmak ve Sanatının sırlarını insanlara açıklamak istese, harfler ve sesler icat eder. Sanatının sırlarını ve maharetlerini bu harflerin ve seslerin perdeleri içinde açıklar. Bu durumda bu harfler ve sesler ile açiklanan manalar arasında, hatta bunları icat eden alim arasında, saklı maharetlerini ifade edip göstermesi için o kelimeleri icat etmiş olmaktan öte hiçbir münasebet yoktur.

Böyle bir durumda harflerin ve seslerin bu icat eden alimle veya manalarla aynı şey olduğunu söylemek anlamsızdır.

Hayal ve Gerçek

Ne kadar garip! Tasavvuf yoluna bağlılıklarını iddia eden bir takım kimseler, dünyada şahit olduklarıyla yetinmeyip, bunu bir düşüklük sayıp, benzerden münezzeh olan Allah Tealâ'yı gördüklerini söylerler. Hatta Peygamber sav'e ömründe bir defa miraçta nasip olan bu bahtiyarlığın kendileri için devamlı söz konusu olduğunu iddia ederler. Kendilerine görülen nuru da sabahın ilk ışıklarına benzetmekte ve bu Nurun da keyfiyetsizlik mertebesi olduğunu, bu Nurun görülmesinin de Yükseliş mertebelerinin nihayeti olduğunu zannederler. Allah zalimlerin iddialarından münezzehtir ve çok yücedir.

Allah, bu da iddia etmekte, Allah şunu şunu emretti, demekte, zaman zaman da düşmanları hakkında Allah Tealâ'nın tehditlerini, Dostları hakkında da müjdelerini nakletmektedirler Teâlâ ile konuştuklarını kimseler bunun yanında bize. Bazıları, "Gecenin üçte Birinden veya dörtte Birinden Sabah Namazına kadar Allah Teâlâ ile konuştum, ona mesele hakkında sorular sordum ve cevaplar aldım .." demektedirler. "And olsun ki, kendileri hakkında büyük kibire kapılmışlar ve büyük bir azgınlıkla da azmışlardır." (Furkan, 21).

Bu kimselerin sözlerinden, görmüş oldukları nuru Hak Tealâ'nın kendisi ve zatının aynısı olduğuna inandıkları anlaşılmaktadır. Gördükleri Nurun Allah Tealâ'nın tecellilerinden bir Tecelli, gölgelerinden bir gölge olduğunu düşünmemektedirler. O Nurun Allah Tealâ'nın kendisi olduğuna inanmanın katıksız bir iftira, mutlak bir küfür ve katışıksız bir zındıklık olduğunda asla şüphe yoktur. Bu gibi iftiracılara Cezalarini peşinen vermemesi, hemen azap etmemesi ve köklerini kazımaması Allah Tealâ'nın sonsuz tahammülündendir.

Sübhansın Allahım! Bildiğin halde merhamet gösterirsin. Sübhansın Allahım! Gücün yettiği halde Affedersin.
Musa as'ın Kavminin helak olması için sadece Allah'ın Tealâ'yı görmeyi istemeleri yeterli olmuştu. Musa A.Ş. Allah da Tealâ'yı görmeyi talep ettikten sonra; "Beni asla göremezsin!" (A'raf, 143) nidasını işitmiş ve baygın bir halde yere yığılmış, talebinden dolayı da tövbe etmişti.

Alemlerinin Rabbi'nin Habibi, varlıkların en üstünü, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, Allah'ın Rasulü Muhammed sav ise, bedenen miraca çıkma şerefine ermiş, Arş'ı, Kürsi'yi geçmiş, zaman ve mekân kavramlarının ötesine aşmış olmasına rağmen; alimlerimiz, Kur 'an'da işaret edildiği halde Allah'a Tealâ'yı görüp görmediğinde ihtilaf etmişlerdir. Rasulullah sav'in Allah Tealâ'yı bir kere görüp görmediğinde ihtilaf edilmişken, yukarıda söz konusu Ettiğimiz Jambon Kimseler her gün Allah'a Tealâ'yı gördükleri gibi gerçek dışı bir görüşe sahip olabilmektedirler. Allah Teâlâ çirkinliklerini yüzlerine vursun, ne kadar da cahiller!

Yolun Gereklerine uymak

Yolun şartlarına bağlı kalmanın gerekli olduğu kabul edilmelidir. Bu şartlar büyüklerin kitaplarında Bütün Yönleriyle açıklanmıştır. O kitaplara bakılmalı, içindekiler incelenmeli ve ondan sonra da uygulanmalıdır.

Yolun şartlarının en büyüğü nefse muhalefettir. Bu da haramlardan sakınmak olan takva makamına uygun hareket etmeye bağlıdır. Haramlardan kaçınmak ise, lüzumsuz mübahlardan sakındıktan sonra ancak mümkün olur.

Mübahları işleme konusunda dizginleri Gevşek tutmak, kişiyi şüpheli olanları işlemeye götürür. Şüpheli olan ise harama yakındır ve harama düşmek artık kuvvetli bir ihtimaldir. "Kim korunun (yasak bölgenin) etrafında dolanırsa yasak alanın içine girmesi an meselesidir." (Buhari, Müslim)

Haramlardan sakınmak gereksiz mübahlardan kaçınmaya bağlıdır. Takva makamına ulaşmak için fuzuli mübahlar mutlaka terk edilmelidir. Yükselmek ve ilerlemek için de mutlaka takvaya ulaşılmalıdır.

Mezhep İmamına Bağlılık

Kitap ve Sünnet'in gerektirdigi şekilde inanmak zorunludur. Bunun yanında müçtehit imamların Kitap ve Sünnet'ten çıkardığı hükümler gereğince amel etmelidir.

Müçtehit imamlar Kitap ve Sünnet'ten helal, haram, farz, vacip, sünnet, müstehap, mekruh, şüpheli ve benzer hükümler çıkarmışlardır. Bu hükümleri bilmek de zorunludur. Taklit derecesinde bulunan kimselerin, Kur'an ve Sünnet'ten müçtehidin görüşüne ters hükümler Alması ve o hükümlere göre amel etmesi caiz değildir.

Amel ederken, taklit ettiği ve tabi olduğu müçtehidin mezhebindeki kuvvetli görüşü seçmeli ve bid'attan kaçınarak azimetle amel etmelidir. Üzerinde iTTiFAK edilmiş olan görüşle amel edebilmek için mümkün olduğu kadariyla müçtehitlerin görüşlerini toplamaya çalışmalıdır. Kendi mezhebine aykırı olmadığı sürece, mezhebine uygun olanı uygularken, diğer mezhep imamının şartını da uygulamalıdır.

Sözgelimi İmam-ı Şafii, abdestte niyeti şart koşmuştur, dille niyet getirilmelidir. Hanefi mezhebinde ise sünnettir. O halde niyet etmeksizin abdest alınması iyidir. Aynı şekilde abdest azalarının yıkanmasında sıraya riayet Etmenin farz olduğunu söylemiştir. O halde sıraya riayet etmek gerekir.

İmam-ı Malik, azalar yıkanırken ovalamayı farz görmüştür. O halde mutlaka ovalamalıdır. Aynı şekilde kadına ve tenasül uzvuna dokunmakla abdestin bozulacağını söylemişlerdir. O halde bunlardan birine dokunulması durumunda abdest yenilenmelidir. Diğer tüm tartışmalı hükümlere bu şekilde yaklaşmalıdır.

Tasavvuf yolunun yolcusu, inanç ve Amelle ilgili bu iki kanada sahip olduktan sonra Allah'a yakınlık basamaklarında yükselmeye yönelerek Geçitleri karanlık ve aydınlık yolları aşmaya talip olur. Ancak bilmek gerekir ki bu Yükselme ve menzilleri asmak, Kamil ve mükemmil (kemale ermiş ve kemale erdirmeye Yetkin) bir mürşidin teveccühüne bağlıdır. Böyle bir Mürşit yolu bilen, gören ve ona ulaştıran, Nazari kalp hastalıklarına şifa olan ve teveccühü çirkin Ahlakı engelleyen biridir.



Manevi bakışın Etkisi ve Kaynağı

Mürşidler müridlere nazar ettiklerinde yani manevi Bakışla yöneldiklerinde, müridlerin üzerinde bu manevi bakış ölçüsünde bereket sonuçtan olur. Peygamber s.a.v. de: "Beni görene ne mutlu ve beni görmüş olanı görene ne mutlu!" demiştir. (Hakim, Heysemî, Taberânî)

Yani benim görmemin ve beni Görmenin bereketi kendisine tesir etmiş olana ne mutlu! Aynı şekilde ashabımı görenin bereketi kendisine tesir etmiş olana ne mutlu! Böyle derece derece ta ümmetin mürşidlerine ve Allah'ın arzı üzerindeki velilerine gelinceye kadar bütün büyüklerin Nazari kendilerine tesir etmiş olanlara ne mutlu!

Bir mürşidin bakışı ya da bir veliyi görmek onu kime tesir etmişse mutlaka o tesirin bereketi, Hz. Peygamber sav'in, ashabına (bulundukları hal ve derecelerine göre) nazarından gelmektedir.

Onun bakışı halleri ölçüsünde sahabilerine tesir etmiştir. Bu tesir, onlardan mürşidlere ve müridlere geçmiştir ve dünyanın sonuna kadar böyle sürüp gidecektir.

Çünkü haller de Tıpkı dinin hükümleri gibi devralma zincirine yani senede dayanır; şahıslardan şahıslara aktarılarak gelir. Hallerin senedi, hükümlerin senedinden daha naziktir, daha ince ve önemlidir.

Sufi Kimdir?

Sufi, kendini edepli olmaya yönlendirir ve ahlaki terbiyeye tabi tutar. Bunları uygulayınca halleri yüce Allah ona ihsan eder. Onun halk arasında Nişanı güleryüzlülük, geniş yürekliliktir. O resmiyetten uzak, içtenlikli olur. Nitekim Peygamber s.a.v. kahkahasız gülümserdi ve derdi ki: "Ben de şaka yaparım, ama şakalarımda yalnız doğruyu söylerim." (Deylemî, Taberânî)

Ashab-ı Kiram, Allah Rasulü sav'in huzurlarında Cahiliye hikâyelerini ve şiirlerini anlatır, gülerlerdi. Efendimiz s.a.v. de gülümserdi. Işte bu Ahlâk derecesine eren sufilerin dışları halka verilmiştir, içleri de Hak için korunmuştur. Bir iyilik gördüler mi onu mutlaka yapmak isterler, iyi bir amel gördüler mi mutlaka onu işlemeye gayret ederler. Vakitleri ibadete, emirlere uymaya, Kur'an okumaya, öğretilmesi gerekli dini ilimlerini öğretmeye vakfedilmiştir.

Yüce Allah'ın hükümlerini ve Allah Rasulü sav'in sünnetini bilmeyen kimse sufi olamaz. Dışa (zahire) ait hükümleri sağlam yapmayan iç Aleme (bâtına) ait hükümleri güzel yapmayı başaramaz. Yüce Allah buyurmuştur: "Elbette biz, bizim için mücahede edenleri yollarımıza iletiriz." (Ankebut, 69)

Sünnet'in Zahiri hükümlerini zayi eden kimseye nasıl güvenilir de hakikatler, sırlar verilir? Hakikate, ancak yolunda çaba gösteren ulaşır. Süluku ve çabası olmayan nasıl hakikate erecek, neyin hakikatine erecek?

Evet; Allah'ın kendisi üzerinde bulunan dış yaşantıya dair emir ve hükümlerini bilmeyen sufi değildir. Hallerinde ilmin gereklerine aykırı davranan sufi değildir. Cüneyd-i Bağdadi k.s. demiş ki: "İlim yoldaşın olsun, ilme dair haller sende bulunsun. Çünkü Yüce Allah:" İlimde derinlik sahibi olanlar O'na İnandık, derler. "(Al-i İmran, 7) buyurmuştur."

Halleri Sünnet'e aykırı olan, sufi değildir. Zira Peygamber sav'in şöyle dediği anlatılır: "Ümmetimin bozulma zamanında Yoluma tabi olan, elinde ateş koru tutan gibidir." (Tirmizî, Ahmed). Ahlakı ve edebi, Kitap ve Sünnet doğrultusunda olmayan sufi değildir.

Sufilerin Edebi

Hamd Allah'adır. Ki O, "Boyut Zahir ve Batin nimetlerini bol bol verdi." (Lokman, 20) demekle velilerini Zahir ve BATININ edepleriyle süsledi. Zahir onların hallerini, Elçisi Mustafa sav'in sünnetine uygun yaptı. Bâtınını da kendisini denetlemekle, müşahede etmekle, onu nefeslerini de onlara sahip güzel hallerle süsledi ve vakit. Allah'ın kullarından dilediğine rahmetini verir.

Hal sahiplerinin, sufiler diye adlandırılan, temizlerin adabıyla edeplenmiş, onların ahlâkıyla ahlâklanmış Allah dostlarının adabına dair bir eser derlemek içime doğdu. Böyle yapayım ki onların hal ve tavırlarını bilmeden hepsini birden inkar eden kimse, onlara layık oldukları biçimde inansın.

Onların edeplerinden biri: Yüce Allah'ın Elçisi Muhammed Mustafa sav'e şu sözüyle öğrettiğidir:

"Eğer sen kaba ve katı yürekli Olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır, giderlerdi. Onları affet, onlara Mağfiret dile. Iş hakkında onlara Danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven. Doğrusu Allah, Tevekkül edenleri sever." (Al-i İmran, 159).

Cenab-ı Allah Rasulü'ne ümmetiyle zahirde en güzel edep ve Ahlak üzere geçinmeyi emretti. Hakikatte de onu onlardan ayırıp kendine döndürdü: "Karar verdin mi Allah'a güven." Dedi.

Bir diğeri de, Allah'ın şu sözüyle insanlara öğrettiği ahlâktır:

"Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara bakmayı emreder; edepsizliği, fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar. Tutasınız diye size öğüt verir." (Nahl, 90)

Yüce Allah'ın, "Muhakkak ki sen, büyük bir Ahlâk üzeresin." (Kalem, 4) sözüyle peygamberini süslediği Ahlâk da sufilerin edep kurallarındandır.

İki Kavram

Tevbe: Her türlü kötü Halden, her türlü iyi hale dönmektir.

Tevbe, harap olanı onarmak, isyanları ise harap etmektir.

Tevbe, nefsin duygularını giderip ilme uymaktır.

Tevbe, kulun eğrilikten doğruluğa dönmesidir.

Tevbe, zayi edilen geçmiş vakitlere sürekli pişmanlık duymak, işlenen aykırı davranışları düzeltmektir.

Tevbe, her kötülükten dönmek, dönüşünde Sebat etmek, ihmalini çalışmak, bozduklarını telafiye
düzeltmektir.

İnabe: Nefsin, zahirde tevbe ile düzelmeye döndüğü gibi, sırrın da (iç alemin, gönlün) salaha dönmesidir.

İnabe, tüm varlıklardan, varlıkların sahibine dönmektir. İnabe, Sırrı ağyara (Hakk'ın dışındakilere) yönelmekten temizlemektir.

İnabe, kulun Hakk'ın iradesi uyarınca Hak ile olmasıdır.

İnabe, fani üzerinde durmayıp şevk ile Allah'a yönelmektir.


Tasavvuf ve İlim


Bazıları tasavvuf terbiyesi cahillere lazımdır, alim olanların ona ihtiyacı yoktur diye düşünür. Halbuki durum tam tersinedir. Tasavvufun yöneldiği ilme, irfana ,,,,, hizmete en fazla alim olanlar Muhtaçtır feyze edebe hakikate sevgiye. Çünkü alimin dini bizzat yaşama yanında onu Tebliğ ve temsil etme görevi de vardır. Islam alımı, kendisini değil, Hz. Peygamberi (s.a.v) temsil eder, etmelidir. Dinin Zahiri ve batınî yönü aynı derecede önemlidir. Bütün ilahi emirler hakkıyla korunmalıdır. Din, birinci, kalbin ıslahını öne alır ve her şey kalbe göre şekillenir, değerlenir, değerlendirilir kalbe hitap eder derecede.


Tasavvufun yöneldiği ilim ve ahlak, her müminden istediği dinimizin ve ahlaklardır ilim. Ümmetin bu ilim ve ahlakları öğrenmesi ve yaşaması gerekir. Bunu öğretecek ve o yolda örnek olacak alimlerdir. Alimin edebi ilminden fazla olmazsa, faydası az olur. Edep, Yüce Allah'ın Boyası ile boyanmaktır. Edep, içi ve dışıyla Allah adamı olmaktır. Edep kalp, gönül, fikir, fiil, dil, ahlak ve bütün bir hayat ile Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimize uymaktır.

Tasavvuf, baştan sona edep okuludur ve Terbiye mektebidir, sevgi merkezidir, hizmet ocağıdır. Tasavvuf, Kur'an ve sünnet edebinin kalbe işlendiği, hayata nakşedildiği bir sanattır, yani insan mimarlığıdır. O sistemde kamil insan yetişir, Allah dostluğu kazanılır, ilahi aşk tadılır, insanın kalbi işletilir, ruhu Terakki ettirilir, nefsi arındırılır, huyu güzelleşir, kısaca insan melekleşir. İşte böyle bir insan yeryüzünde Yüce Allah'ın halifesi ve şahidi olur. Bu sıfat önce alimlerde bulunmalıdır, çünkü asıl vazife onlarındır.

Bütün bunları bizden Kur'an ve sünnet istiyor. Hak olanı ancak Kibirli nefisler istemez. Akıllı kimse, hiç zayi ve ziyan olmayan servete gönül verir, ebedi güzele yönelir. Yüce Allah'ı ve ahireti tercih edenler yeryüzünün en akıllı insanlarıdır. Onlar ilahi nura, marifetullaha, İhlas ve edebe aşıktırlar. Bu güzellikleri kimin yanında bulurlarsa ona yanaşırlar.

Manevi İlimler ve Haller, takva okulunda okutulmaktadır. Ilahi aşk, ancak Sadık Ariflerin gönül ve sohbetlerinde tahsil edilmektedir. Onun için Cenab-ı Hakk, alim-cahil bütün müminlere onlarla beraber olmayı emretmiştir.76

Allahü teâlâ, hak aşıklarının şerefini göstermek için, Hz. Rasulullah (as) Efendimize bile onların arasında bulunmasını ve buna candan sabretmesini emretmiştir:

"Rasûlüm, Rablerinin rızasını isteyerek, sabah akşam O'na dua edenlerle beraber olmaya candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek sakın gözünü onlardan çevirme. Bizim zikrimizden kalbini gafil kıldığımız, hevasına tabi olan ve işi devamlı aşırılık olan kimseye itaat etme." 77 Mealindeki ayeti, onu mümin iyi anlamalıdır.

Hiç şüphesiz Rasulullah (as), mealini Verdiğimiz Ayette bahsi geçen ve kendileriyle bulunmas emredilen kimselerden üstün ve faziletlidir. Onlarla oturması, kendilerine Manen destek ve feyiz vermesi içindir. Diğer bir Husus da Allah'ın rızasına yönelen kimselere verilen kıymettir. Ilahi aşk kimde varsa o, şereflidir, sevilmeye layıktır. Hak aşıklarının işi ise, onları kimde ve nerede bulursa almaktır. O ilahi nura ve Ebedi aşka iltifat etmeyenler ne kadar zavallıdır. Bu Halden Yüce Allah'a sığınırız.

Işte gerçek tasavvuf, İslam dininin ihsan kısmıyla ilgili ilimleri ve halleri içerdiğinden, ondan kaçan veya onu ihmal eden kimse büyük bir boşluk yaşar, tehlikeye düşer.

Ihsan, ilahi nur ile kalbin ihya edilmesidir. İhsan, kalbin gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınıp Yüce Allah'ı müşahede edecek bir temizliğe ulaşmasıdır. Ihsan ilminin dinin bir parçası olduğunu bizzat Hz. Resulullah (s.a.v) Efendimiz belirtmiştir.78

Bu ilmi kim elde etmişse, o kimse hak yolunda örnek ve önderdir. İslam tarihinde bu ilim bir disiplin içinde daha çok tasavvuf mekteplerinde okutulmuştur. Büyük veliler bu ilimde mütehassıs olmuş, zirveye çıkmışlardır. Onu isteyenlere kabiliyetlerine göre öğretmişlerdir. Herkes nasibi kadar bu ilimden ve ilahi sevgiden istifade etmiştir. Bu hizmet, tarih boyunca böyle yapılmıştır. Arifler, kalplerindeki Allah aşkını yaşayışları ile ispat etmişlerdir. Onlar hak etmedikleri bir övünmenin peşinde değiller. Onların işleri ortada, hizmetleri meydandadır. İslam aleminde fakihler, müfessirler ve muhaddisler, kendi alanlarında nasıl büyük hizmet görmüş iseler, sufiler de dinin en önemli bir alanında büyük hizmet görmüşlerdir.

Bu ilmin önemini İmam Malik (rah) şöyle ifade eder:

"Kim tasavvufun öğrettiği ahlak ve manevi hal ilmiyle yetinip Fıkıh öğrenmezse, dinden çıkacak işler yapar, zındık olur. Kim de fıkıhla yetinir, ahlak ve manevi halleri Öğreten tasavvuf ilmini öğrenmezse büyük günahları işler, fasık olur. Her iki ilmi öğrenen kimse gerçek bir müslüman olur . "79

Bu manada İmam Şafii (rah) şöyle der:
Hem Fakih hem sufi ol, sakın birisiyle yetinme.
Bu sana hak için bir nasihattir dostum, incinme.

Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı,
Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı.80

İmam Malik (rah) der ki: "İnsan kendi nefsine bir hayır veremezse, insanlara da bir hayır veremez." 81

Hanefi Mezhebinin İmamı, İmam Azam (rah), her iki ilmi bünyesinde toplamış bir kamil insandı. Öyle bir Rabbani alimdi ki, takva ve edebiyle herkese örnek olmuştu. Devrindeki tasavvuf büyükleri ondan ilim ve feyiz almışlardı. Meşhur velilerden Davud et-Tai (ks), ilim ve tarikat terbiyesi aldığı hocalarını sayarken İmam Azam'ı zikreder.82

Davud et-Taî'yi (ks), Zühd ve tasavvuf yoluna sevk eden İmam Azam'dır. (rah). Davud et-Tai, İmam Azam'ın meclisine devam ederdi. Bir gün İmam Azam (rah) kendisine künyesi ile hitap ederek:

-Ya Eba Süleyman! Sana yeterince ilim örettik, dedi. Davud et-Tai:
-Bundan sonra ne yapayım? diye sordu: İmam:
-Öğrendiğin ilimle amel et, cevabını verdi.83
Imam Sarani (ks) demiştir ki: İmam Şafii (rah), ilim ve halının yüceliğine rağmen hakka aşık sufilerle otururdu. Kendisine:
-Şunların ve sohbetinden ne istifade ettin Meclis? diye sorulunca, İmam şu cevabı verdi:
-Onların en fazla şu sözlerinden istifade ettim:
Vakit bir kılıçtır. Sen onu kesmezsen, o seni keser. Yani, sen vakitten istifade etmezsen, o senin ömründen bir parça kesip atar.
Sen nefsini hayırlarla meşgul etmezsen, o seni kötülüklerle meşgul eder.84
Aynı şekilde, İmam Ahmed b. Hanbel de (rah.), sufi Ebu Hamza el-Bağdadi (ks) ile Oturup kalkar, marifet meselelerinde bir müşkili olduğunda:

-Ya sufi! Bu konuda ne diyorsunuz? diye ona sorardı.
Ibnu Eymen, İmam Ahmed'le ilgili risalesinde şunları anlatır:
"İmam Ahmed (rah.) Önceleri insanların sufilerle oturmasına mani olur ve:
-Onların bizim bildiklerimizden başka herhangi bir şeyleri yoktur! derdi. Bir gece evinin dehlizinde yanına velilerden bir topluluk geldi. Kendisine şeriatın inceliklerinden bir takım sorular sorup onu cevaptan aciz bıraktılar. Uçarak sonra havaya çıkıp:

-Hadi sen de gel, bizimle uç! dediler; imam buna güç yetiremedi. O günden sonra insanları sufilerle oturmaya teşvik etmeye başladı ve şöyle derdi:

-Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar.85

Yine İmam Ahmed b. Hanbel (rah.) sık sık Bişr-i Hafi'nin (ks) yanına gider, Meclisinde otururdu. Tam manası ile ona bağlanmıştı. Bir defasında talebeleri kendisine:

-Sen ve Fıkıh ALIMI bir müçtehitsin hadis, Muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen, niçin böyle hali ahvali basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı? dediklerinde, İmam:

-Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim, ama; o da yücelerden yüce Allah'ı benden daha iyi tanımaktadır, dedi. Sonra Bişr'in yanına giderek: bir haham Haddisnî: (Bana izzet ve celal sahibi Rabbimden bahset) dedi.86

Başka bir defasında da benzeri bir soruya:
"İşin başı olan Allah korkusu ve marifetullah onun yanındadır." 87 demiştir.
Bazı insanlar şunu sorarlar: Ashab-ı Kiram ve mezhep imamları zamanında tasavvuf, tarikat, şeyh var mıydı? Bunlar sonradan ortaya çıkmış şeylerdir. Onlar niçin din gibi anlatılıyor? Neden tasavvuf terbiyesi olmadan din noksan olur, mürşidi olmayan yolda kalır deniyor? Kur an ve Sünnet bize yetmez mi?

Evet Şeyh, Mürşit, tarikat, tasavvuf kelimeleri Ashab-ı Kiram (r. anhüm) zamanında yoktu. Fakat bunlarla anlatılan her şey vardı. O devirde iman, ilim, İhlas, ibadet, amel, takva, edep, hizmet, cihat gibi dinin bütün emirlerinin üzerinde aynı derecede duruluyor ve gereği yapılıyordu. Zaten hepimizden istenen de bunlardır. Ancak, zaman içinde ümmet belirli vazifeleri yerine getirdi, fakat bir çok ilahi emri ya ihmal ya da terk etti. İşte ihmal edilen bu vazifelerin başında kalbe ait İlimler, edepler, hal ve ahlaklar geliyordu. Namaz, Oruç, Zekat, Hac ve kurban gibi zahirdeki ibadetlere sahip çıkılıyor, YAKIN fakat, ihlas, huşu, huzur, zikir, Rıza, Şükür, Sabır, Tevekkül, tefekkür, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlaklar üzerinde pek durulmuyordu.

Yine müslümanlar umumiyetle içki, kumar, hırsızlık, faiz, rüşvet, yalan gibi görünen ve bedenle yapılan günahlardan uzak durmaya çalışıyordu. Fakat çoğunluk Kibir, haset, benlik, gösteriş, Gaflet, aşırı dünya sevgisi, ölümü unutma, ilahi rahmetten ümidini kesme, halka bel bağlama, eşya ve varlığa güvenme, tövbeyi terk, kader ve kazaya itiraz gibi kalple işlenen ve görülmeyen büyük günahlara gerekli duyarlılığı göstermiyorlardı .

İşte gerçek sufiler, Rabbani alimler, kamil mürşitler bu eksikliği gidermek, Müslümanları gafletten uyandirmak, dışı gibi içini de güzelleştirmek ve dini ihlasla bütünüyle yaşamak için gayret ettiler. Öncelikle kalbe yöneldiler, nefsin terbiyesi ile meşgul oldular, ilahi sevgiye ulaşmanın yollarını aradılar. Buna mani olan şeyleri tespit ettiler. Kalple Allah arasına giren engelleri temizlediler. Böylece güzel kulluğun yolunu açtılar.

Allah dostlarını tanıyan Hak Aşığı alimler, tevazu gosterıp onların meclislerine Girdiler, onların sohbet ve muhabbetinden istifade ettiler. Bu davranış, o büyük alimlerin ihlas ve ferasetinden kaynaklanıyordu. Çünkü onlar, Yüce Allah'ın rızasına aşık idiler.

Onların davranışı bizler için bir ibret Taşır. Bu büyükler, Cenab-ı Hakk'a ait nur ve marifeti kimin yanında buldularsa, büyük bir edep ve tevazu ile ona yanaşıp, onlara emanet edilen ilim ve irfandan almaya bakmışlardır. Çünkü, ilahi nur ve hayrın kimde olduğunu en iyi Allahü teâlâ bilir.

Efendimiz (s.a.v) bizleri şöyle uyarır:
"Nice saçı başı Daginik, kimsenin şekil olarak kıymet vermeyip basit gördüğü insanlar vardır ki, bir şeyin olması için Allah'a yemin etseler Allah onları yalancı çıkarmaz, istediklerini verir. Onlar Allah katında böyle hatırlı kimselerdir. Bera b. Malik de onlardan birisidir." 88

Hadiste, Allah'ın dostu olmak için, üstün başın pejmürde olmasının gerekliliği anlatılmıyor. Büyük Arif Eşref et-Tanevî'nin işaret ettiği gibi, hadiste dikkat çekilen Husus şudur:

Kibir sahibi olanların, hakir görüp yanaşmadığı nice kimseler, Yüce Allah'ın dostu olabilir. Yüce Allah, insanın içine bakar. Esas olan kıyafet değil, kalptir. Fakirlik ve sade giyim kişinin, kamil insan olmasına mani değildir.89

Büyük Veli İmam Sarani (ks), sırf Zahiri ilimlerle yetinip, Kamil bir Mürşide ihtiyaç hissetmeyen ve öylece Rabbine kavuşmak isteyenleri şöyle uyarıyor:

"Hak talibine düşen işlerden birisi de, kendisi Zahiri ilimde şeyhu'l-İslam dahi olsa, mürşidindeki marifet ilmine muhtaç olduğunu bilmesidir. Çünkü, bu büyüklerin yolu, zahir ilimlerin üstünde özel bir hâle sahiptir. Zahir ilim sahiplerinin çoğu, batınî amellerle ilgili hastalıkları tedavi etmeye güç yetiremezler. Mesela, kalple ilgili bir hastal ilacını soran kimseye, Zahiri ilim sahibi bir alim, bunun tedavi yolundan hiç bahsetmeden, sadece: "Allah'a tövbe et!" deyip, bırakır. Kalp erbabı olan arifler ise böyle yapmaz. Onlar, kendilerine müracaat eden bir kalp hastasına şu yolu gösterirler:

"Allahu Teala'yı şu şekilde çokça zikret. Buna devam et ki, zikrin nuru ile kalbin aydınlansın ve nefsinin azgınlığı gitsin. Kalbin nurlanınca Hak ile Batılı, iyi ile kötüyü fark edersin, senin Rabbinle Aranda yetmiş bin perde olduğunu anlarsın. O zaman zarurî olarak Sana bu yolun edep ve usulünü öğretmesi için bir Mürşit ararsın. Nefsinin Allah dostlarının yolundan hiçbir manevi koku koklamadığını görürsün. El sonuçtan, asıl ihtiyacını ve ilacını öğrenmiş olursun. "

Şeyh Ebu l-Abbas (rah.) derdi ki: Bir alim tasavvuf yolunun büyükleri ile beraber olursa, muhakkak ilminin nuru artar, nur üstüne nur kazanır. Akıllı kimse, zahir ilmiyle yetinmeyip kendisine bir Mürşit edinen kimsedir. Çünkü, mürşid-i kamil, onu Allahu Teala'nın huzuruna, kurbiyyet mahalline ulaştırır. Alim, o huzurda kabul gördüğünde, tabii olarak kötülüklerden nefret eder. Öyle bir hâle gelir ki, kendisine: Allahu Teala'ya isyan et denilse, Edeb ve haya perdesini kaldırıp isyana güç yetiremez. "90
Destek ve Emeğimiz İçin Lütfen Paylaşın:

Konu Asema tarafından (20-04-11 Saat 19:45 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ard Arda Mesaj Yazılması
Asema isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 26-05-11, 07:52   #2 (permalink)
YASAKLI
 
Üyelik tarihi: 06-04-11
Mesajlar: 6.418
Konular: 2090
Tecrübe Puanı: 0
Asema is an unknown quantity at this point
Standart

İnşaallah Yararınıza Olur.
Selametle
Destek ve Emeğimiz İçin Lütfen Paylaşın:
Asema isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29-09-11, 13:55   #3 (permalink)
ÜYE
 
hashacip - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 03-07-11
Mesajlar: 15
Konular: 2
Tecrübe Puanı: 0
hashacip is an unknown quantity at this point
Standart

Ellerinize sağlık, ne güzel, çok teşekkür ederim.
Destek ve Emeğimiz İçin Lütfen Paylaşın:
hashacip isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Powered by vBulletin® Version kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:24.

Desteklenen Siteler=>Sırlar Dünyası|Ucuz Ukash| Büyü| bağlama büyüsü| aşk büyüsü nasıl yapılır
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp,yasal olmayan bir paylaşım olduğunu düşünüyorsanız iletişim bölümünden bize ulaşabilirsiniz.Haberler Haberler