12 tarikat ve kurucuları

Bu konu mahmud tarafından 9 sene önce açıldı, 50 kere okundu ve 4 Cevap verildi.
mahmud
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 2
Yanıt Sayısı: 16
9 sene önce

1. 12 tarikat ve kurucuları
Büyük mutasavvıflara göre tarikat tektir, o da “Tarikatı Muhammediyedir. Sünnî daire içerisinde gelişen çeşitli tarikatlar aslında bu tek olan Tarikatı Muhammediyenin şubeleridir. Esasta usulde ayrılık gayrlılık yoktur. Teferruata ait birtakım inceliklerde, meşrepte çeşitlilik vardır. Tarikatların sayısı konusunda da değişik görüşler vardır. Ne kadar insan varsa o kadar yol vardır düşüncesinden hareket edenler tarikat sayısını belli bir rakamda dondurmazlar, öte yönden 12 temel büyük tarikat vardır. Diğerleri bunlardan çıkmış kollarıdır görüşü yaygındır. Bunlara göre 12 temel tarikat ve kurucuları ise şunlardır:
1. Kadiriyye Tarikatı, Abdül Kadir Gilâni (Ö.470-561/1077- 1161)
2. Yeseviyye Tarikatı, Ahmet Yesevi (Ö. 562 H./ 1166 M.)
3. Rifaiyye Tarikatı, Ahmet er–Rifaî (Ö. 512-578/ 1036 H.)
4. Kubreviyye Tarikatı, Necmûddin el Kübra (Ö.540- 618/1145-1226)
5. Medyeniyye Tarikatı, Ebu’l Medyen b. Huseyn (Ö.527-594/ 1126-1197)
6. Desükiyye Tarikatı, İbrahim ed Desûki (Ö.676/1288.)
7. Bedeviyye Tarikatı, Şeyh Ahmet Bedevi (Ö.596-675/1200- 1276)
8. Şazeliyye Tarikatı, Ebul Hasan Takuyiddin Ali b.Abdullah eş Şazeli (Ö.656/1258)
9. Ekberiyye Tarikatı, Muhyiddin İbnül Arabi (Ö.560- 638/1165-1240
10. Mevleviyye Tarikatı, Mevlânâ Celalûddinî Rumi (Ö.604- 672/ 1207-1273)
11. Sa’diyye Tarikatı, Sa’duddin Muhammed el Cebbârî (Ö.792/ 1387)
12. Nakşibendiyye, Muhammed Bahauddin Nakşibendir.(Ö.718–792/1318–1389) dir.
N

— Sonraki mesaj —
Hz. Abdülkadir Geylani (1078 – 1166)

İslâm alimlerinin ve velilerinin büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 yılında İran’ın Geylan şehrinde doğdu. Künyesi, Ebu Muhammed’dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a’zam gibi lâkabları vardır. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost’tur. Hz. Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir. Abdülkadir Geylani, 1166’da Bağdatta vefat etti. Türbesi Bağdattadır. Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular.

Buyurdu ki: “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin d***** çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” diye sordu. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltuğumun altında dikili” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mı?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol” dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.”

Abdülkadir Geylani, Bağdat’a geldi ve buradaki meşhur alimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu ve zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok alim yetişti.

Abdülkadir-i Geylani, bir müddet ders verip, hak ve hakikatı anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı.

Buyurdu ki: “Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve “açım açım” diye içimin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; “Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır” mealindeki İnşirah sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi.”

Devrinin ilim konusunda tek otoritesi olan Abdülkadir Geylani, tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başladı ve bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten “Kadiriyye” adı verildi ve O’ndan ilim ve feyz alan binlerce öğrencisi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladıİbni Arabi’ye vermiştir.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması.”

“Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir.”

“Kalp dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz.”

“Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Hz. Muhammed (S.A.V.);”Hayat, ahiret hayatıdır”buyurdu.”

“Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste. Sakın; “Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim.” deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.”

“Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.”

“Halinizden şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen; “Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir” buyuruyor (Bekara suresi: 153)

“Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.”

“Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Hz. Muhammed (S.A.V.); “Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür” buyurdu.”





— Sonraki mesaj —

SEYYİD AHMED EL BEDEVİ

Ebü’l – Fityan Ahmed b. Ahmed b. İbrahimel – Fasi et – Tantavi el – Bedevi
Yüzünü Afrika bedevileri gibi örttüğü için el – Bedevi, cesur ve atılgan bir genç olduğu için de el – Attab ve Ebü’l Fityan lakaplarıyla tanındı.

SOY SECERESİ : İmam – Raşid Ali , Şehid İmam Hüseyin , İmam Ali Zeynel’Abidin , İmam Muhammed Bakır , İmam Cafer-i Sadık , Seyyid İmam Musa Kazım , Ali Rıza , Muhammed , Ali , Hasen , Muhammed Cevad , Ali , İsa , Yahya , Musa , Muhammed , Hüseyin , Osman , Ali , Ömer , İsmail , Ebu Bekir , Muhammed , İbrahim , Ali , Ahmed . Ahmed el Bedevi hem seyyid hem şeriftir.

TARİKAT SİLSİLESİ : İmam – Raşid Ali , Hasan Basri , Şeyh Ebu Muhammed Cabir ,Şeyh Mervan , Ebu Muhammed , Şeyh Saad , Ebu Kasım Ahmed Mervani , Ebu İshak İbrahim Basri , Zeynüddin Kazvini , Muhammed Şemsüddin , Şeyh Tacüddin , Nureddin Ebul Hasan Kudüs , Takıyüddin Fukay , Abdurrahman Nedevi , Abdüsselam Bin Beşiş , Seyyid Ahmed El Bedevi .

DOÐUMU : Ahmed el Bedevi 596 da (M.1200 ) Fas’da doğdu . Babası Ali bin İbrahim , annesi Fatıma binti Muhammed ‘ dir. Ecdadı 73 ( M.692 ) senesinde Arabistan’da çıkan karışıklıklar üzerine Fas şehrine hicret etti.

GENÇLİÐİ : Ahmet el Bedevi hazretleri ailesi ile birlikte 603 ( m.1206 ) senesinde Fas şehrinden yola çıkıp 607 ( M.1210 ) senesinde Mekke-i mükerremeye geldiler. Orada bir müddet kaldılar. Babası orada vefat etti.

Gençliğinde zahiri ilimlerle meşgul oldu. Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra Kıraat ilmine ilgi duydu ve Kur’an-ı kıraat-ı seb’a ( Kur’an-ı Kerim’in yedi şekilde okunması ) üzere okumayı öğrendi. Daha sonra fıkıh tahsil etti. Şafii fıkhında derinleşti. İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük Alimlerin sohbetlerinde bulundu.

1230 yılına doğru dini – ruhani hayatında bazı değişiklikler oldu. İnsanlardan uzaklaşarak dünya kelamı etmemeye ve meramını işaretlerle anlatmaya başladı. Bu sıralarda bir rüya gördü. Bu rüyada kendisine şöyle deniliyordu.

– Kalk, önce güneşin doğuşunu ara…Sonrada batışını… Doğusuna vasıl olunca, batısını aramaya başla… Batısına vasıl olduktan sonra da doğusunu..

Üç defa gördüğü bu rüya üzerine büyük kardeşi Hasan ile birlikte Irak’a gitti. Burada Abdülkadir-i Geylani ve Ahmed er Rufai hazretlerinin kabirlerini ziyaret etti. Bu arada Hallac-ı Mansur, Adi b.Müsafir, Sırri –yi Sekati, Maruf-i Kerhi, Cüneyd-i Bağdadi gibi meşhur sufilerin kabirlerinide ziyaret etti. Bu ziyaretler onun manevi aleminde yeni ufuklar açtı.

Bir müddet Bağdat’ta kaldıktan sonra Mekke’ye döndü. Mekke’de nefsi ile savaşa koyuldu. Gündüzleri oruç tutuyor. Geceleri sabahlara kadar namaz kılıyor niyaz ediyordu.

634 ( M.1236 ) senesinde rüyasında Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işaret olundu. Ve yola koyuldu.

Kahire’ye geldiğinde Mısır Sultanı Baybars onu askeri ile karşıladı ve devlet töreni ile ağırladı. Daha sonra da ona intisab ederek talebelerinden oldu.

Tanta’ya vardığın da doğru İbn-i Sata’nın (İbn-i Şuhayt ) evine vardı. Ve hiç oyalanmadan evin d***** çıktı. Bütün gün akşama kadar , geceleride sabahlara kadar orada kalır aşağıya inmezdi. Gözlerini semaya diker öylece kalırdı. Bu aylarca sürdü. Gözlerinin beyazı kıpkırmızı oldu. Güneşe fazla baktığından gözlerinde ağrılar başlamıştı.

Bir gün Feyş’el-Minare adlı beldeye gitti. Gittiği yerde çocuklar peşine takıldı. O çocukların arasında kendisine kırk yıl hizmet edecek ve vefatından sonra yerine geçecek olan Abdül’al bin Fakih ve onun kardeşi Abdülmecid’de vardı.

Başta peşine takılan çocukların arasından Abdül’al’ ı seçti. Ona gözünün ağrıdığını ve bir yumurta getirmesini söyledi. Abdül’al:

– Yumurtayı bir şartla getiririm, üzerindeki yeşil fermanı verirsen. ( bazı kaynaklarda yeşil bir değnek olarak geçer.)

Ahmed el Bedevi hazretleri yeşil fermanı verdi. Abdül’al elinde yeşil kağıt doğru anası na gitti ve şöyle dedi.

– Şurada bir bedevi var, gözüne ağrı girmiş. Benden yumurta istedi ve şu fermanı da bana verdi.

Abdül’al’ın annesi ; – Evladım şimdi bizde yumurta yoktur. O fermanı da git hemen sahibine ver, dedi.

Abdül’al geri döndü ve Ahmed el Bedevi hazretlerine annesinin dediklerini söyledi. Bunun üzerine Ahmed el Bedevi ; – Hemen Savmia’ ya git . oradan bana bir yumurta al gel. Abdül’al Savmia’ya gitti ve hayretler içerisinde orayı yumurta dolu olarak buldu. Bir tanesini alıp geldi. Bu hadiseden sonra Abdül’al , Ahmed el Bedevi hazretlerine tabii oldu ve onun yanından hiç ayrılmadı.

Ne varki annesi buna razı değildi. ;- Nereden çıktı bu bedevi ?… Bize uğursuz geldi.. diye söylenir oldu. Abdül’al’ın annesinin bu sözünü Bedevi hazretleri duyunca şöyle dedi. …Bedevi bize hayırdır , uğurdur… deseydi daha iyi olurdu. Daha sonra Bedevi hazretleri ona bir mektup yolladı . Bu mektupta ; – Abdül’al sevr hadisesinden beri benim oğlumdur. Diyordu.

Bu hadise şöyle olmuştu : Abdül’al daha memede iken annesi onu öküz yemliğine yatırmış ve başka bir işle meşgul olmağa başlamıştı. Bu sırada öküz ahıra sokularak başını yemliğe daldırmış ve boynuzu çocuğun kundağına takılarak onu havaya kaldırmıştı. Boynuzda asılı kalan çocuğu kurtarmaya çalışmışlar ama öküz kimseyi yanına yaklaştırmamıştı. İşte o anda bir el belirdi ve Abdül’al’ı kurtardı. Bu el o anda kendisi Bağdad’da bulunan Ahmed el Bedevi hazretlerinin eliydi ve Allah’ın izni ile Abdul’al’ı kurtarmıştı. Abdül’al’ın annesi bu hadiseyi hatırladı ve söylediklerinden pişman oldu ve o da Ahmed el Bedevi ye bağlandı.

Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhur oldu. Tanınan, bilinen alimler gelip kendisine talebe oldular. Devamlı zikir ve murakabe halinde idi. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere : “ Lütfen beni kendi halime bırakınız. Cennet hurilerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim “ derdi. Dünya malının , onun kalbinde yeri yoktu. Zamanın alimleri kendisini övmüş ve ona tabi olmuşlardır. Kendisi hakkında : “ Seyyid Ahmed-i Bedevi, sahili görülmeyen bir hakikat ve irfan denizidir “ demişlerdi.

Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri talebelerini teveccüh ve nazar ederek terbiye eder hiç konuşmazdı. Halifesi olan Abdül’al dışarıdan , cahil, manevi terbiyeden mahrum gafil birini Ahmed el Bedevinin huzuruna getirince, hemen bir kere nazar buyurur, o kimse manevi haller ve yüksek dereceler ile dolmuş olurdu . Ve ondan sonra irşad vazifesi ile başka illere gönderilirdi.

Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri daima yüzü peçeli gezerdi. Onun yüzünü gören pek azdı. Hiç göremeyenlerde vardı. Müridi olan Abdülmecid onun yüzünü görmek istiyordu. Bir gün dayanamadı arzusunu bildirdi. Onun bu isteğine karşılık Bedevi hazretleri ;

– Ey Abdülmecid , yüzüme bir kere bakmak bir cana bedeldir, haberin olsun.

Abdülmecid ; – Ey efendim tek bir kere göreyim , o vakit ölüme razıyım.

Ahmed el Bedevi hazretleri bu ısrar üzerine onu kıramadı ve yüzündeki örtüyü şöyle hafifçe kaldırdı. O nurlu yüzü gören Abdülmecid, bir nara atarak ruhunu teslim etti.

Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri , uzun boylu , buğday tenli , yüzü büyük bacakları etli ve kalın , gözleri sürmeli kolları uzundu. Yüzünde geçirdiği çiçek hastalığından kalma üç nokta vardı. Devamlı yüzü örtülü ve hırka giyerdi. Giydiği elbiseyi ve başına sardığı amameyi eskiyip gidinceye kadar çıkarmazdı. Eskidikten sonra yenisi getirilir , onu alır giyerdi . Amamesi her yıl mevlid’i nebevi mevsiminde halife tarafından verilir ve giydirilirdi.

Kırk yıl ona hizmet eden ve o vefat ettikten sonra yerine vekalet eden müridi Abdül’al a söyledikleri şöyle idi.

Allahü tealayı zikretmek kalb ile olur, sadece dil ile olmaz. Allahü tealayı hazır bir kalb ile an ! Allahü tealadan gafil olmaktan sakın ! Çünkü gaflet kalbi katılaştırır. Sabır Allahü tealanın hükmüne rıza göstermektir. O’nun hükmüne rıza göstermek ve emrine teslim olmak demek, nimete kavuştuğunda sevinip ferah duyduğu gibi , musibet ve sıkıntı geldiğinde aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teala, Bakara suresinin 155. nci ayet-i kerimesinde mealen, Peygamber efendimize ( S.A.V ) hitaben ; “ Ey habibim ! musibet ve ezaya sabredenlere lütuf ve ihsanlarımı müjdele” buyuruyor. Zühd sahibi olmak, dünyaya düşkün olmamak demek, dünyevi arzu ve istekleri terk etmek suretiyle, nefse muhalefet etmektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tane helali terk etmektir. Tefekkür etmenin hakikati , Allahü tealanın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü tealanın zatı hakkında düşünmemektir. Allahü tealanın kullarından birine bir musibet gelse, bunun için sakın sevinme ! Gıybet ve dedikodu yapma ! İnsanlar arasında söz taşıma ; sana eziyet vereni, zulmedeni affet ! Kötülük yapana iyilik et ! Sana vermiyene ver.

Sadık olan fakir, hiç kimseden bir şey istemez. Eğer kendisine bir şey verilirse teşekkür eder, verilmezse sabreder. Sünnet-i seniyye üzere yürür. Bunlar bizim yolumuz üzere yürüyenlerin alametleridir. Yalan konuşmamak, Kötü iş ve sözde bulunmamak , haramlara bakmamak, madden ve manen temiz olmak, Allahü tealadan korkmak, zikre ve tefekküre devam etmek yolumuzun esaslarındandır. Hasan-i Basri hazretleri buyuruyorki : “ Sadık olan fakirlerle birlikte bulunmakla bazı meseleler öğrendimki bunlar, hikmet cevherlerindendir “ – İlmi olmayan kimsenin dünyada da ahirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi ( yumuşaklığı ) olmayan kimseye, ilmi faide vermez. Allahü tealanın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teala katında şefaat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selamet yoktur. Takvası , Allahü tealadan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teala indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasibi olmayan kimsenin, cennette yeri yoktur.

Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri 1236 yılında Tanta’ya yerleştikten sonra hayatının geri kalan kısmını burada geçirdi. 12 Rebiülevvel 675 te ( 24 ağustos 1276 ) burada vefat etti.

Kaynaklar, Seyyid Ahmed el Bedevinin doğum yıldönümünün törenlerle kutlandığını, yılda üç defa onun için mevlid okunduğunu, fakat bazı alimlerin ve devlet adamlarının baskısı ile zaman zaman bu törenlerin yapılamadığını haber verir. Fakat bunların arasında Melik Baybars onun talebesi olmuş, Sultan Kayıtbay’da Bedevi hazretlerinin türbe ve makamını tamir ettirip genişletmiştir. Bu yakın ilgi sebebi ile , Bedevi dergahında halife olan kişi uzun yıllar Memlük sultanlarının merasim alaylarında özel bir yere sahip olmuştur. Tanta ‘ da Sultan Kayıtbay devrinde Ahmed el Bedevi adına tesis edilen ve Nizamiyye, Müstansırriye ve Ezher medreselerinin bir örneği olan Ahmediyye medresesinden Memluklar ve Osmanlılar devrinde bir çok alim yetişmiştir.

Seyyid Ahmed el Bedevi’nin Kuzey Afrika ve özellikle Mısır’ın dini-tasavvufi hayatında derin izleri vardır. Mısır halkı tarafından aynı zamanda büyük bir kahraman ve kurtarıcı olarak tanınmış, Hıristiyanların elinde Müslümanları kurtardığına inanıldığı için “ mücibül-üsara min biladi’nnasara “ lakabını almıştır. Ayrıca bedeviyye tarikatı mensuplarının Haçlılara karşı verdikleri çetin mücadelede bilinmektedir.Ahmed RıfâîEvliyânın büyüklerinden.Rıfâiyye yolunun reîsidir. İmâm-ı Mûsâ Kâzım’ın evlâdından olup seyyiddir. Bu îtibârla Peygamber efendimizin soyundandır. Benî-Rıfâe kabîlesinden olması sebebiyle Rıfâî denildi. Anne tarafından da, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye (r.anh) dayanır. Bunun için kendisine Zül-Alemeyn yâni iki sancak sahibi künyesi verilmiştir. Ebü’l-Abbâs da denir. Babası Irak’a gelerek, Basra civarında Arz-ul Betâih’deki Ümm-i Ubeyde mevkiine yerleşmişti. Seyyid Ahmed Rıfâî, 1118 (H.512) senesinin Receb ayında bir Perşembe günü doğdu. 1182 (H.578) senesi Cemâzil-evvel ayının yirmiikisinde, Perşembe günü ikindi vaktinde, altmış altı yaşında iken vefât etti.Ahmed Rıfâî hazretlerinin dayısı, büyük âlim Mensur (r.aleyh) şöyle anlattı: “Bir gün manevî âlemde Peygamber efendimizi gördüm. Bana; “Ey Mensur! Kız kardeşinin kırk gün sonra Ahmed isminde bir çocuğu olacak. Onu Aliyy-ül-Kârî Vâsıtî’nin terbiyesine teslim et. Bu zât, Allah indinde azîzdir, sakın ihmâl etmeyiniz” buyurdular. Tam kırk gün sonra Ahmed dünyâyı teşrif etti.”Ahmed Rıfâî (r.aleyh) yedi yaşında iken babası vefât etti. Onu, dayısı Mensur Betaihî, husûsî bir ihtimam ile büyüttü, ilim öğretti. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı kerîm hocası Abdülmelik Harnûtî’dir. Ahmed Rıfâî (r.aleyh) anlattı: “Henüz yedi yaşında idim. Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına ait bilgilerde mârifet sahibi olan hocam Abdülmelik Harnûtî’yi ziyârete gittim. Bana şöyle nasîhat etti: “Ey Ahmed! Sana diyeceğim şeyleri hafızanda tut, ezberle ve hiç unutma!” Ben de; “Peki efendim” dedim. Buyurdu ki: “Başkalarına iltifat edip gezen, hedefine varamaz ve hakîkate kavuşamaz. Şüpheden kurtulamıyanın, dünyevî düşüncenin, nefsî arzularının peşinde koşanın; Felaha, hidâyete kavuşması mümkün değildir. Bir kimse, kendi kusur ve noksanını bilmiyorsa, bütün zamanı noksan geçer.” Bu kıymetli sözleri hemen ezberledim. Bir yıl bu sözlere göre amel ettim. Bir yıl sonunda yine nasîhat istediğimde; “Hakîkî âlimleri, evliyâyı tanıyamamak çok kötüdür. Tabîbin hasta olması ne fenâ, akıllı kimsenin câhil kalması ne kötüdür” buyurdular.Ahmed Rıfâî (r.aleyh) çocukken bir velîler topluluğunun yanından geçiyordu. Hepsi, kendisine bakıyorlardı. Birisi “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, bu mübarek ağaç (çocuk) büyümeye başladı” dedi. İkincisi; “Biraz sonra dallanır”, üçüncüsü; “Kısa zamanda gölgesi etrafa yayılır”, dördüncüsü; “Çok geçmeden meyve verir ve ay gibi etrafa ışıklarını salar”, beşincisi; “Yakında, insanlar onun kerâmetlerini, fevkalâde hâllerini görürler”, altıncısı; “Pek kısa zamanda şânı yücelir”, yedincisi; “Onun talebeleri pek fazla olur” diye söyleştiler.Ahmed Rıfâî’yi (r.aleyh) dayısı, bir müddet sonra, büyük âlimlerden ilim öğrenmek üzere Vâsıt şehrine gönderdi. Vâsıt’a göndermesinin sebebi, rüyada Peygamberimizin emr-i şerîfleri idi. İslâm âlimleri umumiyetle Vâsıt’a gelir, talebelere ders verirlerdi. O zaman büyük âlim Aliyy-ül-Kârî Vâsıtî hazretleri ve Ebû Bekr el-Ensârî el-Vâsıtî hazretleri de, Vâsıt’ta bulunuyordu. Bunlar, Ahmed Rıfâî’yi (r.aleyh) öyle yetiştirdiler ki, tasavvufta zamanının bir tanesi oldu. Aliyy-ül-Kârî, 1182 (H.578)’de vefât etti. 1607 (H.1016)’da vefât eden Aliyy-ül-Kârî başkadır ki, bu, hakîkî Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatmıştır. Ahmed Rıfâî, Aliyy-ül-Kârî ve Ebû İshak Şîrâzî hazretlerinden bütün ilimleri öğrendi. Büyük bir fıkıh, hadîs, tefsîr âlimi oldu. Tasavvufta emsaline az rastlanacak büyük vilâyet derecelerine kavuştu. Allahü teâlânın emirlerini harfiyyen yapar, yasaklarından titizlikle kaçardı. Bildikleriyle amel eder ve başkalarına da tavsiyede bulunurdu.Ahmed Rıfâî hazretlerinin, namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde hissettiklerini, zahirinden tâkib etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesaret edip soramazdı. Bir gün; “Namaza kalktığım zaman, sanki Allahü teâlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum” buyurdu.Seyyid Ahmed Rıfâî (r.aleyh); alçak gönüllü olup meclislerde baş köşeye geçmezdi. Dâima az konuşur ve; “Sükûtla emr olundum” derdi. Konuştuğunda kalpleri harekete getirir, sohbetine doyulmazdı. Konuşmasını uzaktakiler, hattâ sağırlar bile duyardı. Yemeği soğutarak yerdi. Kendisine âid olan misafir konağı, her gün dolup taşar, günde iki öğün yemek çıkardı. Yolda her rastladığı kimseye, hattâ çocuklara bile selâm verirdi, Hâsta ziyâretine önem verir, ihtiyarlara, âmâlara ve sıkıntıda olanlara yardımcı olurdu. Peygamber efendimizin; “Kim saçı-sakalı ağarmış müslüman bir kimseye ikram ederse, Allah da ona ihtiyarladığında hürmet ve ikramda bulunacak kimseleri vazifelendirir, ona ikrâm ederler” hadîs-i şerîfinde bildirildiği gibi hareket etmeyi düstûr edinmişti.Ahmed Rıfâî’nin (r.aleyh) talebelerinden iki tanesi birbirlerini çok severlerdi. Bu yakınlıklarından ve duydukları manevî hazdan dolayı kendilerinden geçerlerdi. Bir gün böyle bir anda, biri ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Cehennem’den âzâd olduğuma dâir bu âciz kuluna bir alâmet gönder” deyiverdi. Öbürü; “Hak teâlânın keremi çoktur, fadl ve ihsânı hududsuzdur” dedi. Böyle konuşurlarken, aniden gökyüzünden beyaz bir kâğıt indi. Kâğıdı aldılar. İçinde bir yazı göremediler. Seyyid Ahmed’in (r.aleyh) huzuruna geldiler. Hâllerini anlatmayıp, o kâğıdı verdiler. Kâğıda bakınca, Allahü teâlâya secde etti. Secdeden başını kaldırınca; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, talebelerimin Cehennem’den âzâd olduğunu, âhıretten önce, dünyâda bana gösterdi” buyurdu. “Efendim, bu kâğıt beyazdır” dediler. Buyurdu ki: “Kudret eli, siyah ile yazmaz. Bu, nûr ile yazılmıştır.”Bir gün Ahmed Rıfâî’nin (r.aleyh) paltosunun eteğinde, evin kedisi gelip uyudu. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmağa kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca, kedinin yattığı yeri kesti. O haliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti. Öyle ki, kesildiği yer hiç belli değildi.Ahmed Rıfâî hazretleri, bir gün etrafına toplanan yakınlarına; “İçinizde, benim bir ayıbımı, kusurumu görüp de söylemeyen var mıdır? Varsa lütfen söyleyiniz” buyurdular. Oradakilerden biri; “Efendim, ben sizde bir kusur görüyorum” dedi. Bunu işiten Seyyid hazretleri hiç üzülmedi, söyleyeni kınamadı ve; “Ey kardeşim! Lütfen kusurumu söyleyiniz” buyurdu. O kimse; “Bizim gibi size lâyık olmayan kimseleri huzurunuza kabul buyurmanızdır” deyince, başta Ahmed Rıfâî (r.aleyh) olmak üzere oradakiler ağlamaya başladılar. Bir ara Ahmed Rıfâî; “Hepinizden daha aşağı olduğumu biliyorum ve sizlerin hizmetçinizim” buyurarak, onları tesellî edip, tevâzû gösterdiler.İbrâhim Bestî isminde bir kimse, Ahmed Rıfâî hazretlerini hiç sevmezdi. Hakkında uygun olmayan çirkin şeyler söylerdi. Bir gün hakaret dolu bir mektup yazıp, gönderdi. Ahmed Rıfâî (r.aleyh) getiren kimseye mektubu sesli okumasını söyledi. O kimse, her türlü iftiranın bulunduğu bu mektubu okuyunca, Seyyid hazretleri, sükûnetle dinlediler ve; “Doğru söylemiş. Eğer Allahü teâlânın indinde şüpheli bir durumum yoksa, insanların bana ettiği iftiralara hiç aldırış etmem” buyurdular ve mektubuna cevap olarak şunları yazdırdılar: “Muhterem İbrâhim Bestî hazretleri, Allahü teâlâ beni dilediği gibi ve istediği yerde yarattı. Sizin doğruluğunuza güveniyorum. Hayır duâlarınızdan beni mahrum bırakmamanızı ve haklarınızı helâl etmenizi yüksek zâtınızdan istirham ediyorum.” Bu tevazu dolu mektubu alan İbrâhim Bestî çok şaşırdı. Yüzünü yerlere sürüp dışarı çıktı ve kendisinden hiç haber alınamadı.Fıkıh âlimlerinden Yûsuf Ebû Zekeriyyâ (r.aleyh), Ahmed Rıfâî hazretlerini ziyâret için Ümm-i Ubeyde kasabasına gitti. Burada gördüklerini şöyle anlattı: “Seyyid Rıfâî hazretleri binlerce kişiye câmide vâz ü nasîhat veriyordu. Nasîhat ederken, cemâatteki âlimler, kendisine anlaşılması ve cevaplandırılması güç suâller sordular. Seyyid hazretleri her sorunun cevâbını ânında ve en ince teferruatına kadar açıklıyordu. Bütün sorulara cevap verdi. Dayanamadım, suâl soranlara: “Yeter artık. Ne kadar sorarsanız sorunuz, hepsine cevap verileceğini anlamadınız mı?” dedim. Bu sözüm üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî (r.aleyh) tebessüm edip; “Ey Ebû Zekeriyyâ! Dünyâ fânîdir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar” buyurdular. “Bu dünyâ fânîdir” buyurduğunda, binlerce cemâat fevkalâde heyecana kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefât etti. Orada hazır bulunanlardan ibâdetlerini tam yapmayan bir çok kimse tövbe edip doğru yola geldi.”Ahmed Rıfâî hazretleri, bir gün nasîhat ederken şöyle buyurdular: “Allahü teâlâ, bir kimseyi evliyâlık makamlarına çıkarmak dilerse, önce ona kendi nefsini terbiye etme vazifesini verir. Eğer nefsini terbiye etmeyi başarır, doğru yola kavuşursa, ona başka bir vazife verir. Bu defâ çoluk-çocuğunu doğru yola getirme, terbiye etme vazifesini verir. O da onlara iyilik eder, iyi geçinirse, bu seferde komşularını ve o mahallede bulunanları doğru olan hak yola getirme vazifesini verir. Şayet onlara da iyilik eder, yardımcı olur, iyi geçinirse, vazifesi yine değiştirilir. Bulunduğu bölgenin idaresi kendisine verilir. Onlarla da iyi geçinirse, bu defâ memleketinin idaresi kendisine verilir. Bunu da başarır, dînin emirlerini yapar, yasaklarından şiddetle kaçınır, Allahü teâlâyı unutmaz ise, mevkîi biraz daha yükseltilir. Bu defa, yer ile gök arasındakilerin idaresi kendisine verilir. Buradaki varlıkların sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Bütün bunlar, birer imtihandır. Hepsinde başarı kazanırsa, yükselmeye başlar. Yüksek makamlara kavuşup Gavslık makamı verilir. (Resûlullah efendimize tam uyan bir kimse, ona uymakla nübüvvet dereçelerini bitirince, İmâmet makamı verilir. Vilâyet-i kübrâ derecelerini bitirene Hilâfet makamı verilir. Zıl derecelerinde imâmmet mak***** uygun olan, Kutb-i irşâd makamıdır. Hilâfet mak***** uygun olan da, Kutb-i medâr makâmı’dır. Aşağıda bulunan bu iki makam, sanki, yukarıda olan o iki makamın zıllı gibidirler. Gavs, kutb-i medardan başkadır (daha üstündür). Kutb, işlerinin bir çoğunda Gavs’dan yardım ister, Ebdâlin makamlarına getirilmesinde Gavs’ın da te’siri vardır. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlânın ihsânları pek çoktur.)Seyyid hazretlerinin hayâtı hep dîne hizmet ile geçti. Bid’at sahiplerine nasîhat eder, gittikleri yolun bozukluğunu bildirir, kurtuluşlarına vesîle olurdu. İnsanların hidâyete kavuşmaları için pek çok eser yazdı. Bürhan-ı müeyyed, Şerhüt-tenbîh, Hikem-i Rıfâiyye, Nizâm-ül-hasl li ehl-il ihtisas, ve Akâid-i Rıfâiyye eserlerinden bâzılarıdır.Vefât etmeden önce Kelime-i şehâdet getirdi ve; “Dünyâda âhıret için çalışıp yorulan, pişman olmaz, rahata kavuşur. Her hayr işleyenin ameli kendisine sunulacaktır. Her şer, kötü iş yapanın da ameli, kıyamet gününde önüne çıkacaktır” buyurdu. Vefâtında o kadar insan toplandı ki, meydanları mahşerî bir kalabalık dolduruyordu. Binlerce insan, mübarek cenazesini taşımak için gayret gösterdiler. Defalarca cenaze namazı kılındı. Dedesinin türbesine defnedildi. Mübarek kabr-i şerîfleri, her zaman ziyâretçilerle dolup taşmakta, ziyâret edenler, rûhâniyyetinden istifâde etmektedirler.Ahmed Rıfâî hazretlerinin tefsîr ettiği kırk adet hadîs-i şerîf, bir kitap hâline getirilmiş ve Hâletü Ehl-il-Hakîkat ismi verilmiştir. Bu eserde Ahmed Rıfâî hazretleri, hadîs-i şerîfleri menkıbelerle îzâh etmiştir.Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri, Burhân-ül-müeyyed isimli kitabında, Eshâb-ı kirâmı anlatırken buyuruyor ki: “Peygamber efendimizin mübarek sohbetleriyle şereflenen Eshâb-ı kirâmın (r.anhüm), en faziletlisi sıddîk-ı ekber, Hazret-i Ebü Bekr’dir. Sonra fârûk-i a’zam, hazret-i Ömer’dir. Sonra Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali’dir (r.anhüm). Eshâb-ı kirâmın hepsi hidâyet üzeredirler. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; “Benim eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet üzere olursunuz” buyurdu. Eshâb-ı kirâmı çok sevmeli, onlara karşı dili muhafaza etmeli, şanlarına uymayan sözleri asla söylememelidir. Onları, lâyık oldukları şekilde medhetmeli, yüksek ahlâkları ile ahlâklanmalıdır.Peygamber efendimizin Ehl-i beytinin (mübarek hanımları, Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Hasen ve Hüseyn (r.anhüm) ve onların çocukları, torunları) sevgisiyle kalbi doldurmalı, nûrlandırmalıdır. Onları sevmek, îmânla ölmeye sebeptir. Allahü teâlâyı sevenler, Habîbini de severler. Peygamber efendimize muhabbet edenlerin, O’nun Ehl-i beytini de sevmeleri lâzımdır. Çünkü; “Kişi, sevdiği ile beraberdir” hadîs-i şerîfine göre, Ehl-i beyt, Peygamberimizle beraber olacaklardır. Onları sevenler, onları, kendi nefsine tercih etmelidir. Onların önüne geçmemelidir.Evliyâya hürmeti anlatırken buyurdu ki: “Allahü teâlânın evliyâ kullarının üstünlüğünü kabul etmeli ve onlara çok hürmet göstermelidir. Çünkü onlara, kıyamet gününde korku ve hüzün yoktur. Velî olan kimse, cenâb-ı Hakk’a pek fazla muhabbet besler, îmânları kemâl mertebesindedir ve takva üzeredirler. Allahü teâlâ, evliyâsına zorluk göstermez. Hadîs-i kudsîde; “Evliyâ kullarımdan birine eziyet eden, bana harb ilân etmiş olur” buyurulmaktadır. Cenâb-ı Hak, evliyâ kullarını korur, onlara eziyet edenlerden intikam alır. Onları sevenleri ise muhafaza eder, korur. Evliyâ ile beraber olmalı, onları sevmelidir. Onlar hakkında kötü söz sarfetmemeli, sû-i zan etmeyip hüsn-i zan içinde bulunmalıdır.”Ahmed Rıfâî hazretlerinin edeb ve hikmet dolu sözlerinden bâzıları şunlardır:“Herkes bilir ki, dünyâ hayâldir ve dünyâda ne varsa hepsi yok olmağa mahkûmdur. Şeytanın vesveselerine aldanmamalı, kötülerin dostluğundan şiddetle kaçınmalı, onlarla sohbet etmemelidir. Yoksa sonu dünyâda pişmanlık, âhırette ise üzüntü ve hasrettir. O hâlde bu kötü akıbetten sakınmalıdır. Çünkü orada pişman olmak fayda vermez; mazeret ve behâne de kabul edilmez.”“İnsan kabrinde emelleriyle başbaşa kalır. Onun için dünyâda, hayırlı işler, âhırette fayda sağlayacak ameller yapmalıdır. Günahlardan sakınmalı, dînin yayılması için gayret etmelidir. Bütün işlerini iyi niyetlerle yapmalıdır. Helâl rızık kazanmalıdır. Fakirlere yardımcı olmalı, akrabaların ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Yumuşak sözlü olmalı, herkesin anlayacağı şekilde konuşmalıdır. İnsanlarla güzel geçinip, kimsenin kalbini kırmamalıdır. Öksüzlerin işlerine yardım etmeli, çaresiz kalanlara, dul kadınlara, yaşlı kimselere hizmet edip, duâlarını almalıdır. Merhamet eden merhamet bulur.”“Alimlere karşı hürmetli olmalı, onların huzurunda edebi muhafaza etmeli ve az konuşmalıdır. Onların hizmetiyle şereflenmeyi büyük kazanç bilmelidir.” “Az bir edebe sâhib olmak, edebe aykırı olmayan ilim ve amelden efdaldır. Akıllı kimse, nefsini iyi idare edebilendir. Nefsini idare edemiyen ve insanlara güzel muameleden uzak olan câhildir.”“Evlâdım! Kulluğun birinci şartı, nefsi tanımaktır. Hâlbuki, onu tanıyan çok azdır. Onu tanımak şöyle dursun, varlığını kabul edenler bile kıymetli kabul edilirler. Allahü teâlâ, nefsten daha ahmak, daha çirkin ve ondan daha pis kokulu bir şey yaratmadı. İrfan sahipleri için, ondan daha dar bir zindan düşünülemez. Nefsini tanıyabilen, her tarafı emin olan, tehlikelerden korunmuş bir kaleye sığınmış olur. Tanıyamayan, hattâ anlamak istemeyen için tehlike büyüktür. Onu anlamadıkça, şerrinden kurtulmak mümkün değildir.”Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin, mü’minlerin îmânlarının kemâle ermesi için gösterdiği yola Rıfâîlik denilmiştir. Kendisine tamamen bağlı olan, yolunu bozmıyan, yâni her işinde, her sözünde dînimizin emir ve yasaklarına tabî olanlara da Rıfâî denildi. Fakat zamanla diğer tarîkatlar gibi bu yol da bozuldu. Dünyâya düşkün olanlar, dîni dünyalık arzularına âlet edenler, Ahmed Rıfâî hazretlerinin isminden istifâdeye çalıştılar. Şeyh ve tarîkatçı olarak ortaya çıkıp, ağızlarına ateş koymak, ağızlarından alevler çıkarmak, bir yanağına bıçak, şiş sokup öteki yanağından çıkarmak, sokak ortasında yatarak üzerinden araba geçirmek gibi işleri yaparak, kerâmet sahibi olduğunu iddia edenler görüldü. Hâlbuki, bunların kerâmet ile hiç bir alâkası yoktur. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâm zamanında sihirbazların bulunduğunu haber veriyor ve sihir olduğunu beyân buyuruyor. Bu ve benzeri işleri sihirbazlar da yapmaktadırlar.ÖPÜLEN EL!Seyyid Ahmed Rıfâî (r.aleyh) hacca gitmişti. Dönüşte, Medîne-i münevverede, ceddi Peygamber efendimizin mübarek türbesini ziyâret etti. Bu esnada;Uzaktık, toprağını öpmek için efendim,Kendim gelemez, vekil rûhumu gönderirdim.Şimdi seni ziyâret nîmeti oldu nasîb,Ver mübarek elini, dudağım öpsün Habîb!mânâsına gelen bir manzûme okudu. Manzûme bitince, Peygamber efendimizin kabr-i şerîflerinden mübarek elleri göründü. Seyyid Ahmed Rıfâî son derece hürmetle bu eli öptü. Orada bulunan herkes bu hâdiseyi gördü. Bu kerâmet pek meşhûr olup, dilden dile, gönülden gönüle günümüze kadar gelmiştir.— Sonraki mesaj —ekberiyye tarikati şeyh Muhyiddin İbn Arabi (1165 – 1239)Abū `Abd Allah Muhammad b. `Ali b. Muhammad b. al-`Arabi al-Hātimī al-Tā’ī, kısaca Muhyiddin ibn Arabi de denir (1165 – 1239), ünlü mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairidir.HayatıMuhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560’da Mursiye (Murcia), İspanya’da doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı. Dayısı Ebû Müslim el-Havlânî de, kutubların büyüklerinden sayılır.İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında ‘Ahmed İbnu’l-Esirî’ adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. İbnu’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet’e çekilmiş her sahada ve özellikle tasavvufî marifetler sahasında hiçbir şey bilmezken ve bu hususta hiçbir kitap da okumadan, keşif ve keramet yoluyla birçok şeylere muttali olarak halvetten çıktı.Endülüs’de bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182’de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilginin akıl yoluyla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilginin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.Bu senelerde ‘Şekkaz’ isminde bir şeyhle tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183’de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de ‘Lahmî’ isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur’an dersi aldı.1184 – 1185’de Ureynî isimli bir şeyhle tanıştı. Eserlerinde ondan ‘ilk hocam’ diye bahseder ve çok faydalandığını söyler. Ureynî, Ubudiyet kulluk meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllarda ‘Martili’ adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî ona, ‘Sadece Allah’a bak.’ derken Martilî ‘Sadece nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, ‘Ureynî’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Bizim ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermiştir.’ dedi.Bu yıllarda İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzü o kadar güzeldi ki, İbn Arabi onun yüzüne bakmaktan utanırdı.1189’da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii’nde kılardı. İbadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayakları şişerdi.Arabi, İşbiliyye’deyken (miladi 1190) hastalandı. Okuma kabiliyyetini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589’da (Hicri) Sebte Şehri’ne giderek orada ahlak mak***** erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö. 594) hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.1196’da Fas’a gitti. Orada yaptığı seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198’de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun tasavvuf yolunda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199 – 1200’de ilk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada el-Kassar (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahısla sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye’de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve “Ruhu’l-Quds”, “Tacu’r-Rasul” adlı eserlerini yazdı.1204’de Medine, Musul ve Bağdad’da bulundu. Musul’da, “et-Tenezzülatu’l-Musuliyye” yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevi’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken “Risaletü’l-Envar”ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye’deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüz yüze gelince gizlice oradan kaçtı. Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Mekke’de el-Futuhatu’l-Mekkiyye, Fusus’u rüyada gördüğü Peygamber’in emriyle ve onun istediği şekilde yazdığını, bu eserin önsözünde belirtir. “Veliler bilgilerini, peygambere vahyi getiren meleğin aldığı kaynaktan almaktadırlar.” Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612 (miladi 1215)’de tekrar Konya’ya geldi. 617’de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı. 638’de 22 R. Evvel’de (1239) Şam’da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir. 1516 yılında Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi’nin kendisine ait olduğu iddia edilen- ‘Bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak.’ mealindeki bir beyit yazılıdır.Doktrini İbn Arabî’nin inançlarının merkezini Vahdet-i Vücud ve dinlerin birliği düşüncesi oluşturur. İlk defa nüve şeklinde Hakim-i Tirmizî’de açığa çıkan Vahdet-i Vücud insanı, İbn Arabî’de zirvesine ulaşır. Bu son duruma göre Yaratan ve yaratılan iki varlık vardır. Ancak bu ayrılık sadece isimdedir. Gerçekte bunlar aynı varlıklardır. Tanrı ile Kâinat bütünleşmiş tek varlık halindedir. Bu nedenle Vahdet-i Vücud’cu için görünen, hissedilen alemden başka varlık yoktur. Buna ise Tabiat veya Tanrı denmek farketmez. Nasıl olsa iki ayrı isim de aynı şeyi ifade eder. İbn Arabî’nin sistemleştirip sunduğu bu inancı daha iyi anlayabilmek için söz konusu inancın sonraki taraftarlarının ifadelerini de dikkate almak yararlı olur. Varlığın birliğine inananlara göre, hulûl düşüncesi çok aptalca bir iddiadır. Zira hulûlun olabilmesi için iki ayrı varlığın olması gerekir. Halbuki bütün varlık birdir ve bir olan şeyde hulûl olmaz, imkânsızdır. Bu düşünce mensuplarından en önemli şahsiyet Arifuddin el-Tilemsânî’dir. O, Kur’ân’ın tamamıyla şirkle dolu olduğunu iddia edecek kadar Vahdet-i Vücud’cudur. İddiasını şöyle savunur: Kur’ân, yaratan-yaratılan ayrımı yapmaktadır ki, Bir’den başkasının varlığını kabul şirktir. “Varlıkta ancak Allah vardır”, veya “Varlıkta ancak bir vardır: Suyun rengi kabının rengidir.” diyen İbn Arabî, bu sözleriyle inancını ifade ederken Kur’ân âyetlerini de hiç bir kural tanımaz tavırla yorumlamaktan çekinmez. Bazıları safi küfür olan bu itikadı yumuşatmak için şöyle yorumlara bile gittiler ki bunların da ondan hiçbir farkı yoktur: “Muhyiddin İbn Arabi’den önce ifadeleri olsa da onun tarafından sistematik bir şekilde dile getirilip ortaya konulduğu için ona atfedilen Vahdet-i Vücud teorisi varlığın aşkın birliğini ifade eder. Ancak bu anlaşılması zor bir konu olduğu için onun marifet ilmiyle ortaya koyduğu metafizik doktrinleri sıradan bir felsefe gibi ele alınmış salt bu nedenden ötürü geçmiş dönemlerde zındıklıkla suçlandığı gibi maalesef modern dönemlerde de tamamen farklı şekillerde anlaşılıp panteist, monist ve hatta tabiat mistiği olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Oysa ki “Vahdet-i Vücud” düşüncesi şu şekilde belirtilebilir; ‘la mevcude illallah’ yani varlık bir ve tek olan aynı şeydir. Varlık kendini, en temel beş merhalede açar. Tanrı, evren, akıl ve insan bu varlığın sonsuz tezahürlerindendir. Varlık, Mutlak Gayb merhalesinde ne kendinde ne de diğer tezahürleri için bilinemezdir. Vahdet-i Vücud düşüncesinde; kendinden ibaret olan Zat her ne kadar tasavvur ve idrak edilemez olarak mutlak aşkın ve değişimin dışında olarak nitelendirilse de tasavvuf ıstılahında taayyün denilen kendini belirleme halinde belirli modelleşmelere sahiptir. Yani esasta Mutlak Teklik düzleminde kendinden başkası olmayan bir hiçliğe, Ahadiyete sahipse de bir olma (Vahdaniyet) düzleminde kendinde gördüğü ve bildiği sıfatlar söz konusudur. Ancak bu sıfatlara “O’dur” denilemeyeceği gibi, “O değildir” de denilemez. Bu İbn Arabî’nin şu ifadesinde gözlemlenebilir: “O, birliksiz bir (Vahid) ve tekliksiz tektir (Ahad).”İbn Arabi’ye Yönelik Eleştirilerİbn Arabi varlığın birliği dolayısıyla varlığın Tanrı olduğunu söylemesi sebebiyle hem bazı fakihler, kelamcılardan hem de bazı sufilerden bazıları ılımlı bazıları sert eleştiriler almıştır. İbn Arabi’nin bu yaklaşımının yaratıcı ve yaratık arasındaki ikiliği kaldırdığı dolayısıyla dinin gerektirdiği emir ve yasakları ihlal etme veya küçümsemeyle sonuçlanacak etkileri olabileceği düşünülmüş ve kimi eleştirmenler bunun önüne geçebilmek amacıyla insanların İbn Arabi’nin kitaplarını okumalarının yasaklanmasını savunmuş, kimileri de şeyhin kafirliğine hükmetmiştir. İbn Arabi’nin görüşlerine katılmayan ancak onu kafirlikle suçlamayanlar da eserlerinin tevili yani yorumu gerektirdiği ve bu yorumu bilmeyenler tarafından okunmasının doğru olmadığını iddia etmişlerdir. Akademik, ilmi çevrelerde doğru olmadığı bilinmekle birlikte halk arasında İbn Arabi’nin eserlerinin onun tarafından yazılmadığı dahi söylenebilmiştir.İbn Arabi’nin en sert eleştirmenlerinin başında gelen kişi Hanbeli mezhebi geleneğinden beslenen alim İbn Teymiyye’dir. Arabi’nin vefatından yirmi sene sonra Harran’da doğan İbn Teymiye Arabi’nin görüşlerini kıyasıya eleştirmiştir.Hanefiler’den Ali el-Qarî, İbn Teymiyye’yi savunarak İbn Arabi hakkında sert eleştirilerde bulundu. Bu Eleştiriler İsmail Fenni Ertuğrul tarafından göğüslenmeye çalışıldı. Burhaneddin Ebu’n-Nasr Parsa, Fusus için Can, Fütühat için gönül tabirini kullanır.‘… Şu halde o ezelî olan insan (şekliyle) hadis, zuhur ve neş’eti bakımından ebedî ve daimi’dir.’ (Fass-ı Âdem’den) Alem’in kıdem’i inancını savunan bu sözü zahirî mütekellimlerce küfür sayılmıştır. Eğer Fikirlerinde bir Değişme meydana gelmemişse Futuhat’ta savunduğu tez’in ışığında bu söz’ü anlamak gerekir.Futuhatta araz olduğunu söylediği Alem’in Fusus’ta insan söz konusu edildiğinde A’yan-i Sabite yani Allah’ın İlmi’nde olan Sureti (Suver-i İlmiye) yönüyle ezeli olduğunun (Feyz-i Akdes) savunulduğu görülür. Çünkü O’nun ilmi kadimdir.Bu yoruma imkân veren gerekçe, bir Şey’in hem hadis, hem de ezelî olacağının söylenmesinin mantıklı olmamasıdır. Fusus’taki cümleden anlaşılan mana, Alem’in bir itibara göre hadis (Feyz-i Mukades), diğer bir itibara göre de ezelî olması gerektiğidir (Feyz-i Akdes).Aliyyu’l-Qarî, bu sözün açık bir küfür olduğunu söyler. Çünkü insanın zat ve sıfat’ı ancak, Hulul ve İttihat ve Vucudiyye (Panteizm) Mezhebi’nce Allah’ın aynı ve sıfatı kabul edilir. İsmail Fenni ise bu metni şu anlamda okuyarak Aliyyu’l-Qarî’ye katılmaz:Bu sözler’den maksat, Allah ilahî isimlerin suretleriyle bize göründüğünden, biz kendimizi, O’nun bizde Zahir olan Sıfatlar’ı üzerine biliriz. Hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelam gibi, kendimize nisbet ettiğimiz sıfatları, O’na nisbet ederiz. Yani bizde Zahir olan ilahi sıfatlar’la, bizim sıfatlanmamız sebebiyle, biz o sıfatlar’la Hakk’ı vasıflandırıp, kendimize nisbet ettiğmizi, O’na nisbet ederiz demektir. Gerçi bu sıfatları Allah da kendisine nisbet etmiştir. (9/et-Tevbe 104, 56/el-Vakıa 63). Molla Cami, bir Bağdad Şeyhi’ne dayanarak O’nun 500 kadar eseri olduğunu nakleder. Kendisi dostlarının yardımıyla tasnif ettiğini söylediği firhistinde çoğu tasavvufla ilgili olan 250’yi geçmeyen eserini sayar. En büyük eleştiriyi de ‘Fususu’l-Hikem’ dolayısı ile aldığını söyler. Ona göre onun ıstılahlarını anlamadan, tenkidlerin düşünülmeden veya bir başkasının farkındaki söz ve tenkidleri göz önünde bulundurularak yapılmaktadır bu eleştiriler. O çözümü şu tavsiyelerde arayacaktır:a) Şeriat’a Aykırı olduğunu zannettiğimiz bir söz nakledilirse, naklin sıhhatli olup olmadığına bakarız. Sıhhatli değilse, bu sözün o kişi tarafından söylendiği iddiasını reddederiz.b) Te’vil’e imkan buluyorsak te’vil eder, aksi taktirde ‘Tasavvuf Ehli katında belki Te’vil’i vardır’ demeliyiz.c) Bu sözler sekir halinde söylenenler cümlesindedir diyerek, anlayamadığımızı beyanla o söz ile Amel etmemeliyiz.’EserleriNefahat’a göre, Bağdad Uleması’ndan birisi Muhyiddin üzerine bir kitap te’lif etmiş ve bu kitapta Musannefat’ının 500’den fazla olduğunu söylemiştir. İbnu’l-Arabî’nin eserlerinin sayısı kendine de malum değildi, denir. Hayatında dostlarının isteği üzerine birkaç defa bunların fihristini yapmak istedi. Bu fihristler birbirinden ayrı 3 yazma halinde bugüne geldi. Bugüne gelenlerin bazıları:— Sonraki mesaj —şeyh muhuddin arabi hz. melamiyyeyi son tarikat kabul etmesi ile melamiiği devam ettirmiştir.ekberiyye melamiyyedir.— Sonraki mesaj —HACE MUHAMMED BAHAUDDİNİŞAHI HACE MUHAMMED BAHAUDDİNİŞAHI NAKŞİBENDİ (Kuddise Sirrûhu)Künyesi: Buhâra civarında Kasrı Ârifan’dan Hâce Muhammed BahâeddîniŞâhıNakşibendi’dir. Uzunca boylu, buğday tenli ve güzel yüzlüydü. Sakalı büyükçe idi. Boynu nur gibi parlardı. Tatlı dilli ve güler yüzlü olup herkesi istikamete zorlardı. Zahiren halk ile, bâtınen Hak ile idi.Uzunca boylu, buğday tenli ve güzel yüzlüydü. Sakalı büyükçe idi. Boynu nur gibi parlardı. Tatlı dilli ve güler yüzlü olup herkesi istikamete zorlardı. Zahiren halk ile, bâtınen Hak ile idi. Buhara’ya bir fersah mesafede Kasrı Arifan’da Sülalei Tahire’den Ecdâdıİmamı Caferi Sadık’a ve oradan Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma validemize varan sâlih bir babadan ve saliha bir anadan doğmuşlardır. Henüz ana rahminde iken bir “er kokusu” duyulmuş ve bu durum manevi babası olan Muhammed Baba Semâsi tarafından ifade edilmişti. Daha çocuk yaşlarda iken büyüklüğüne dalâlet eden alametler görülmekte idi. Yaşı ile mütenasip olmayan idrak, dirayet, nuru hidayet kendisinde müşahade ediliyordu.Şâhı Nakşibendi Hazretleri, kendisine kadar “Hacegân Yolu” olarak anılan tarîkatı, “Nakşibendi” yapan kolbaşı, veliler serdârı bir uludur. Adı Muhammed Bahâüddîn b. Muhammed, nisbesi “elBuhârî”dir. Buhara yakınındaki Kasrı Arifân’dandır. Buranın eski adı Kasr,ı Hinduvan iken, kendilerine nisbetle “Arifler Köşkü” anl***** gelen KasrıArifan denildi. İsminin başındaki Şah kelimesi de “Gönül Sultanı” anlamında bir saygıifadesidir. Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu 718 Muharrem’inde (1318 Nisan’ında) dünyaya gelmiş, İslâm âlimlerinin en meşhurlarından olup tasavvufda en yüksek derecelere ulaşmıştır. Asrında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebiyle pekçok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur.Bahâeddîni Buharî’nin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini manevi evlatlığa kabul eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Baba Semasi Kuddise sirruhu’dur. Önce ondan istifade etti. Sonra bu hocasıonun yetiştirilmesini en kâmil talebelerinden Emir Külâl Kuddise sirruhu’ya havâle etti. Seyyid Emir Külâl Kuddise sirruhu Şahı Nakşibendi Hazretleri’nin yetişmesi için titizlikle meşgul olup, onu tasavvuufda yüksek derecelere ulaştırdı. Hatta bir gün Ona dediki:“Şeyhim Muhammed Baba Semmâsi Kuddise sirruhu’nun senin yetişmen konusundaki emirlerini yerine getirdim. Şu anda hem hâl bakımından, hem de “kâl” bakımından yüksek derecelere eriştiniz. Sadrımda ne varsa sana aktardım. Fakat senin himmet kuşun beni geçti, daha yükseklerde uçuyor. Artık kemâl semasında dilediğiniz gibi uçmağa tarafımdan mezunsunuz, diyerek icazet verdi. Suhâr’da bir mescid inşaasısırasında beşyüz müridin huzurunda gerçekleşen bu icazetten sonra Şahı Nakşibendi oradan ayrıldı. Bu izinden sonra zamanın büyük şeyhi ve alimlerinden olan Mevlâna Arif Kuddise sirruhu’nun hizmet ve sohbetlerine yedi sene devam ettiler. Daha sonra yine ululardan Hâce Halil Ata Kuddise sirruhu’nun hizmetinde ve sohbetlerinde oniki sene bulundu. Nice arif sırlarına vakıf oldu.Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu çok mütevazi bir hayat yaşardı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet yolunu tercih ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye, hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlukatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı. Tasavvufdaki ilk hallerini şöyle anlatmıştır:Tasavvuf hallerinden cezbe hâli çoğalıp kararsız düştüğüm günlerde, geceleri ay ışığında kabristanda dolaşırdım. Bir gece devamlı ziyaret edilmekte olan üç büyük zâtın mezarınıgördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu hâlde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket ettirmek lazımdı ki, parlak yanıp çok ışık versinler. O kandilleri öylece bırakıp, Hâce Muhammed Vasî Kuddise sirruhu’nun kabri başına gittim. Orada Ahmed Eckarnevi Kuddise sirruhu’nun kabrine gitmem işaret olundu, oraya gittim. Bellerinde kılıç takılı olan iki kişi geldi. Bir hayvana beni bindirip yönünü de Mezdâhin tarafına çevirip ayrıldılar. O gece devamlı yol alarak sabaha doğru Mezdâhin mezarlığına ulaştım. Orada da diğer mezarlardaki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat o da sönük yanıyordu. Kıbleye karşı oturdum. Bu sırada bana geçkinlik hali geldi. Kıble tarafında gördüğüm duvar yarıldı. Gördüğüm manzara; yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht üzerinde bir zât oturmuştu. Etrafında ise kalabalık bir cemaat vardı. İçlerinde Baba Semmasî Kuddise sirruhu de bulunuyordu. Sâdece Onu tanıyordum. Daha sonra anladım ki bu zâtlar, vefat eden bu yolun büyükleridir. Fakat kürsinin üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum ki, kürsünün etrafında oturanlardan biri bana dedi ki: Bu zat Hâce Abdûlhâlık Gücdüvanî Kuddise sirruhu’dur. Etrafındaki cemaat ise O’nun Halifeleridir. Sonunda Hocam Baba Semmasi Hazretleri’ni göstererek bunu hayatta iken gördüm, senin şeyhindir. Sana taç verdi. Onu tanıdın mı?“Evet Hocamı tanıdım, fakat tâcın nerede olduğunu bilmiyorum” dedim.O senin evindedir. Onu sana keramet olarak verdiler ki bir bela gelecek olsa, onun bereketiyle def edilir.Sonra denildi ki: Şimdi dikkat kesil Abdülhalık Gücdüvanî Kuddise sirruhu sana nasihat edecek!Hâce Hazretleri’nin elini öpmek istedim, izin verildi. Yaklaştım, selâm verip edeple elini öptüm. Sonra huzurunda edeple ayakta durdum. Tasavvufda ilerlemek hususunda şöyle buyurdu: Evladım kabirlerin başında kandillerin sana öyle gösterilmesi senin bu yolda kabiliyet sahibi olduğuna alâmettir. Fakat fitil gibi olan kabiliyeti hareketlendirmek lâzımdır ki, bu kabiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun.Hangi durumda olursa olsun Dinimizin caddesinde yürümek, Azîmet ve Sünneti Seniyye üzere olmak lâzımdır. Emirlere ve yasaklara uymak hususunda istikamet üzere olacaksın, bidatlerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksın. Hadisi Şerif’leri öğrenip amel edeceksin. Rasûlüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem ve Sahabei Kiram’ın haberlerini ve izlerini araştırıp inceleyeceksin. Böylece çağına yetişmeden yüzyüze görüşmeden, Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu’nun üveysi müridi olmuş, alemi mânada onun terbiyesine girip feyz almıştır.Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu zamanında gizli zikre önem veren “Hacegân Yolu”nda, Mahmud İncir Ağnevi Kuddise sirruhu ile cehri ve hafi zikir birleştirildi. ŞahıNakşibendi Hazretleri gizli zikre olan meyilleri sebebiyle bir bakıma Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu’nun va’z ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan aldığı ruhani, üveysi terbiye dairesinde yetişerek yine Hâce tarafından tesbit edilen “On bir esas”ınıihya etmiştir. Nakşibendi yolunu daha sağlığında iken Buhara, Semerkand ve Maveraünnehir bölgesine yaydı. Güçlü ve müteşerri halifeleri vasıtasıyla yıllarca İslam ülkesinde tesir ve nüfuzunu devam ettirmiştir.Nakşibendi Hazretleri’nin menkibeleri sayılmayacak kadar çoktur. Bır kaçını burada zikredelim.Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem’in sünnetine tam uyar ve O’nun yaptığışeyleri yapmaya çok gayret ederdi. Her Sünnetini işlerdi. Bir defasında Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Ashabı Kiram’ dan bir gurup ile ekmek pişirmişlerdi. Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem’de mübarek eline bir parça hamuru alıp tandıra koymuşlardı. Bir müddet sonra baktılarki hamurlar pişmiş. Fakat Peygamberimiz Salleallahü Aleyhi ve Sellem’in koyduğu hamur pişmemişti, olduğu gibi duruyordu. Demek ki ateş Peygamberimiz’in mübarek elinin değdiği hamuru yakmadı. İşte Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu’ da bu sünneti ihya için talelebeleriyle aynışekilde ekmek pişirdiler. Ne görsünler tüm hamurlar pişmiş. O’nun koyduğu hamur aynen duruyordu. O’nun da mübarek elinin değdiği hamura ateş tesir etmedi.O’nun talim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi. Çünkü Mevlâ Celle Celalühu bazen veli kulunu kerametle taltif ederek, kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul gayenin keramet değil, istikamet ve hak rızası olduğunu anlarsa kurtulur, değilse ayağı sürçer ve tökezler. Maneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâhı Nakşibendi Hazretleri’ne göre en büyük keramet, kerameti örtmek ve gizlemektir. Hatta kendisine: “Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor? diye soranlara şu cevabı veriyor: Omuzlarımızda bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz? Halk içinde Hak ile beraberliği esas alan Nakşibendi Kuddise sirruhu, emaneti zahiren Emir Külâl Kuddise sirruhu’dan, batınen Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu’dan almıştır— Sonraki mesaj —İbrahim Desukî (1235-1277)Mısır’da yaşamış büyük İslam alimlerinden ve mutasavvıflardandır. Ömrünü İslam’a ve imana hizmete adamıştır. Şeriata bağlılığı ve bunu yaşantısıyla mezc etmiş bir şahsiyet olarak dikkat çekmiştir. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Müntesipleri ile arasındaki samimi bağ dikkat çekmiş ve insanların takdirini toplamıştır. Özellikle Mısır ve Sudan’da çok sayıda müntesibi olmuş ve kendilerine rehber edinmişlerdir. Risâle-i Nur’da ismi; “Ümmetimin alimleri benîisrailin peygamberleri gibidir” hadis-i şerifine masadak olan şahsiyetler arasında zikredilmektedir. (Şualar, s. 542) Kaynaklarda adı İbrahim bin Abdülaziz ed-Desukî olarak geçmektedir. Künyesi Burhaneddin İbrahim bin Ebi’l-Mecd Abdülaziz ed-Desukî şeklindedir.İbrahim, 1235 yılında Nil Nehrinin batısında bulunan Desuk Köyünde doğdu. Doğum yeri olarak Markus adı da geçmektedir. Dindar bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Babası Abdülaziz, Rifai tarikatına mensup olup, aynı zamanda şeyhin halifesi konumunda bulunuyordu. İbrahim doğduğu köye nisbetle Desukî lakabıyla anıldı. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran anl***** gelen “Burhanneddin” ünvanı da kendisine verildi. Şeceresi Hazreti Hüseyin’e (ra) kadar dayandırıldığından ayrıca “Seyyid” olarak kabul gördü.İbrahim, eğitim ve öğrenimine Desuk’ta başladı. Küçük yaşta Kur’an-ı Azimüşşanı ezberledi. Şafii fıkhı üzerine eğitim gördü. Babasının mensubiyeti itibariyle kendisi de Rifai tarikatına dahil oldu. Ayrıca diğer tarikatlarla da yakın münasebet kurup bunlardan istifade etme yoluna gitti. Aldığı eğitim, yetişme tarzı ve önemli bir şahsiyet olarak tanındıktan sonra tasavvufa mensup kişiler tarafından dört büyük kutuptan biri olarak kabul edildi. (Kutup olarak kabul edilen diğer şahsiyetler; Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rifaî ve Ahmed Bedevî hazretleridir.). Necmüddin Mahmud İsfehanî, Ebü’l-Hasan-ı Şazelî ve Abdüsselam bin Meşiş gibi alimlerden ders aldı.İbrahim, yirmi yıl gibi uzun bir süre köşesine çekilip mücahede ve tefekkür ile meşgul oldu. Bu hali babasının vefatına kadar devam etti. Babasının cenaze namazının kılınması ve defin işleminden sonra tekrar köşesine çekilip münzevi hayata devam etmek istediyse de dostlarının arzusu üzerine bundan vazgeçti. Bu hadiseden sonra çevresinde bulunan kişilerle bildiklerini paylaşmaya ve onları irşad etmeye çalıştı. Çok sayıda talebe yetiştirdi. İlmi vukufiyetinin yanında Arapça, Farsça, Süryanice ve İbranice’yi çok iyi bilip konuşması hem etki alanının genişletmesine, hem de çok sayıda kişi ile rahat iletişim kurmasına vesile oldu.İbrahim’in en önemli özelliklerinin başında dini konulardaki hassasiyeti ve şeriata olan bağlılığı gelir. İbadetinde son derece titiz davrandı. Helam-haram konusunda titizliği ve hak-hukuk gözetmesiyle tanındı. Dini kurallara sımsıkı bağlandı. Şeriatın zahire göre hüküm verdiğini belirtmekle beraber, zahir ve batının birbiriyle bağdaşır ve uyuşur vaziyette olması gerektiğine dikkat çekti. Hakikatleri anlatmak ve izah etmekle yetinmeyip; bunları uygulama ve yaşama zevkinin hissedilmesi olarak algılanması gerektiğini göstermeye çalıştı.Desukî, ömrünün büyük kısmını İslam’a ve insanlara hizmet etmeye adadı. İnsanların doğru yolu bulmaları için büyük gayret sarf etti. Gecenin önemli bir kısmını ibadetle geçirirken, gündüzlerini de talebelerine ders vermekle değerlendirdi. Sünnet olması itibariyle öğleden evvel biraz uyuyup kaylule yapardı Cenab-ı Hakk’ın kalplere nazar ettiğini hatırlatarak kalp temizliği üzerinde durdu. Kalplerini çok temiz tutmalarını çevresindekilere tembihledi. Kalbin cilalanmasının gerektiğini; bu cilanın da iman ve ihlasla yaşama olduğunu belirtti. Kalplerde doğruluğun ve her şeyin Allah rızası için yapılması gereğinin yer edinmesi gerektiğini özellikle vurguladı.Desukî’nin dikkat çeken bir başka özelliği ise talebeleriyle olan ilişkilerindeki ve muamelelerindeki bağlılık ve samimiyetidir. Hem kendisi talebelerine hem de talebelerinin kendisine olan düşkünlük ve bağlılıkları büyük takdir topladı. Talebelerine son derece merhametli ve evlada gösterilen şefkat gibi muamelede bulundu. Bunların dışında yaş***** dair ilginç davranışları ve tavırlarıyla da dikkat çekti.İbrahim Desukî, daha çok Mısır ve Sudan taraflarında tanınıp meşhur oldu ve çok sayıda müntesipleri onun yolundan gitmeye çalıştılar. Bunlar zikir ve ibadete düşkünlükle tebarüz ettiler. Evliyanın yaşam tarzlarını kendilerine düstur edinip, onlar gibi yaşamaya ve şeriat hükümlerine titizlikle uymaya çalıştılar. Kendilerini mümkün mertebe nefsani arzu ve isteklerden arındırmaya ve uzak tutmaya çalıştılar. Nefsani arzuları gemlemeyi ve öldürmeyi temel hedef edindiler.Peygamber Efendimiz; “Ümmetimin alimleri beniisrail’in peygamberleri gibidir” buyurarak, İslam alimlerinin mazhar olduğu büyük şeref ve İlahi ihsana dikkat çekmiştir. İbrahim-i Dessûkî (k.s.) de Risâle-i Nur’da bu hadis-i şerife masadak olan büyük şahsiyetler arasında zikredilmektedir. Asırlar boyunca gelen alimler örnek kişilikleri, ümmet için yaptıkları harika irşadları ve kerametleriyle Peygamber Efendimizin buyruğuna layık bir tavır sergilemişler ve bu yönleriyle aynı zamanda Nübüvvetin de en önemli tasdikçilerinden olmuşlardır.— Sonraki mesaj —

mahmud
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 2
Yanıt Sayısı: 16
9 sene önce
İbrahim Desukî (1235-1277) Mısır'da yaşamış büyük İslam alimlerinden ve mutasavvıflardandır. Ömrünü İslam'a ve imana hizmete adamıştır. Şeriata bağlılığı ve bunu yaşantısıyla mezc etmiş bir şahsiyet olarak dikkat çekmiştir. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Müntesipleri ile arasındaki samimi bağ dikkat çekmiş ve insanların takdirini toplamıştır. Özellikle Mısır ve Sudan'da çok sayıda müntesibi olmuş ve kendilerine rehber edinmişlerdir. Risâle-i Nur'da ismi; "Ümmetimin alimleri benîisrailin peygamberleri gibidir" hadis-i şerifine masadak olan şahsiyetler arasında zikredilmektedir. (Şualar, s. 542) Kaynaklarda adı İbrahim bin Abdülaziz ed-Desukî olarak geçmektedir. Künyesi Burhaneddin İbrahim bin Ebi'l-Mecd Abdülaziz ed-Desukî şeklindedir. İbrahim, 1235 yılında Nil Nehrinin batısında bulunan Desuk Köyünde doğdu. Doğum yeri olarak Markus adı da geçmektedir. Dindar bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Babası Abdülaziz, Rifai tarikatına mensup olup, aynı zamanda şeyhin halifesi konumunda bulunuyordu. İbrahim doğduğu köye nisbetle Desukî lakabıyla anıldı. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran anl***** gelen "Burhanneddin" ünvanı da kendisine verildi. Şeceresi Hazreti Hüseyin'e (ra) kadar dayandırıldığından ayrıca "Seyyid" olarak kabul gördü. İbrahim, eğitim ve öğrenimine Desuk'ta başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı Azimüşşanı ezberledi. Şafii fıkhı üzerine eğitim gördü. Babasının mensubiyeti itibariyle kendisi de Rifai tarikatına dahil oldu. Ayrıca diğer tarikatlarla da yakın münasebet kurup bunlardan istifade etme yoluna gitti. Aldığı eğitim, yetişme tarzı ve önemli bir şahsiyet olarak tanındıktan sonra tasavvufa mensup kişiler tarafından dört büyük kutuptan biri olarak kabul edildi. (Kutup olarak kabul edilen diğer şahsiyetler; Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rifaî ve Ahmed Bedevî hazretleridir.). Necmüddin Mahmud İsfehanî, Ebü'l-Hasan-ı Şazelî ve Abdüsselam bin Meşiş gibi alimlerden ders aldı. İbrahim, yirmi yıl gibi uzun bir süre köşesine çekilip mücahede ve tefekkür ile meşgul oldu. Bu hali babasının vefatına kadar devam etti. Babasının cenaze namazının kılınması ve defin işleminden sonra tekrar köşesine çekilip münzevi hayata devam etmek istediyse de dostlarının arzusu üzerine bundan vazgeçti. Bu hadiseden sonra çevresinde bulunan kişilerle bildiklerini paylaşmaya ve onları irşad etmeye çalıştı. Çok sayıda talebe yetiştirdi. İlmi vukufiyetinin yanında Arapça, Farsça, Süryanice ve İbranice'yi çok iyi bilip konuşması hem etki alanının genişletmesine, hem de çok sayıda kişi ile rahat iletişim kurmasına vesile oldu. İbrahim'in en önemli özelliklerinin başında dini konulardaki hassasiyeti ve şeriata olan bağlılığı gelir. İbadetinde son derece titiz davrandı. Helam-haram konusunda titizliği ve hak-hukuk gözetmesiyle tanındı. Dini kurallara sımsıkı bağlandı. Şeriatın zahire göre hüküm verdiğini belirtmekle beraber, zahir ve batının birbiriyle bağdaşır ve uyuşur vaziyette olması gerektiğine dikkat çekti. Hakikatleri anlatmak ve izah etmekle yetinmeyip; bunları uygulama ve yaşama zevkinin hissedilmesi olarak algılanması gerektiğini göstermeye çalıştı. Desukî, ömrünün büyük kısmını İslam'a ve insanlara hizmet etmeye adadı. İnsanların doğru yolu bulmaları için büyük gayret sarf etti. Gecenin önemli bir kısmını ibadetle geçirirken, gündüzlerini de talebelerine ders vermekle değerlendirdi. Sünnet olması itibariyle öğleden evvel biraz uyuyup kaylule yapardı Cenab-ı Hakk'ın kalplere nazar ettiğini hatırlatarak kalp temizliği üzerinde durdu. Kalplerini çok temiz tutmalarını çevresindekilere tembihledi. Kalbin cilalanmasının gerektiğini; bu cilanın da iman ve ihlasla yaşama olduğunu belirtti. Kalplerde doğruluğun ve her şeyin Allah rızası için yapılması gereğinin yer edinmesi gerektiğini özellikle vurguladı. Desukî'nin dikkat çeken bir başka özelliği ise talebeleriyle olan ilişkilerindeki ve muamelelerindeki bağlılık ve samimiyetidir. Hem kendisi talebelerine hem de talebelerinin kendisine olan düşkünlük ve bağlılıkları büyük takdir topladı. Talebelerine son derece merhametli ve evlada gösterilen şefkat gibi muamelede bulundu. Bunların dışında yaş***** dair ilginç davranışları ve tavırlarıyla da dikkat çekti. İbrahim Desukî, daha çok Mısır ve Sudan taraflarında tanınıp meşhur oldu ve çok sayıda müntesipleri onun yolundan gitmeye çalıştılar. Bunlar zikir ve ibadete düşkünlükle tebarüz ettiler. Evliyanın yaşam tarzlarını kendilerine düstur edinip, onlar gibi yaşamaya ve şeriat hükümlerine titizlikle uymaya çalıştılar. Kendilerini mümkün mertebe nefsani arzu ve isteklerden arındırmaya ve uzak tutmaya çalıştılar. Nefsani arzuları gemlemeyi ve öldürmeyi temel hedef edindiler. Peygamber Efendimiz; "Ümmetimin alimleri beniisrail'in peygamberleri gibidir" buyurarak, İslam alimlerinin mazhar olduğu büyük şeref ve İlahi ihsana dikkat çekmiştir. İbrahim-i Dessûkî (k.s.) de Risâle-i Nur'da bu hadis-i şerife masadak olan büyük şahsiyetler arasında zikredilmektedir. Asırlar boyunca gelen alimler örnek kişilikleri, ümmet için yaptıkları harika irşadları ve kerametleriyle Peygamber Efendimizin buyruğuna layık bir tavır sergilemişler ve bu yönleriyle aynı zamanda Nübüvvetin de en önemli tasdikçilerinden olmuşlardır. Mesajı Düzenle Cevapla Alıntı ile Cevapla 2. Bugün 04:59#2 drali Ü. Tarihi Oca-2012 Mesajlar 30 Konular 4 Puanlar 173 Tarikat-i Aliye-i Sadiyye (Sadi Hz. Şeyh Sadeddin Cibavi ( K.S ) Bismihi Teala Dâmâd-ı Hazret-i Nebevî, Cenâb-ı İmâm Ali (k.v.) ve (r.a.), Hasan el-Basrî (r.a.) Hz. Habîb-i A'cemî (k.s.) Hz.Dâvudet-Tâî(k.s.), Ma'rûf el-Kerhî (k.s.), Hz. Seriyyü's-Sakatî (k.s.), Hz. Cüneyd el-Bagdâdî (k.s.), Şeyh Ebû Ali Rüdbârî (k.s.), Şeyh Ebû Ali Kâtib Hüseyin (k.s.) Şeyh Ebû Osman el-Magribî Sa'îd (k.s.), Şeyh Ebû Kasım, Gürgânî Ali (k.s.), Şeyh Ebû Bekir en-Nessâc-ı Tûsî (k.s.), Şeyh Ebu'1-Vefâ ibrâhim (k.s.), Şeyh Ebu'1-Berekât el-Bagdâdî (k.s.), Şeyh Ebû Saîd el-Endülüsî (k.s.), Şeyh Ebû Medyen el-Magribî (k.s.), Şeyh Yûnus eş-Şeybânî (k.s.), Şeyh Mezîd eş-Şeybânî (k.s.), Şeyh Abdullah eş-Şeybânî (k.s.), Hz. Pîr Sa'deddin el-Cibâvî eş-Şeybânî, Kuddise sırruhû'r-Rabbânî, HAZRET-İ PÎR SA'DEDDİN (K.S) Pîşvâ-yı erbâb-ı tarikat, reh-nümâ-yı ehl-i hakikat, Hz. Pîr-i rûşen-zamir, Seyyid Sa'deddin Hazretleri, Ebu'1-Fütûh künyesiyle ve Muhammed Sa'deddin ism-i şerifiyle meşhurdur. Peder-i âlileri, Şeyh Mezîdü'ş-Şeybânî, büyük pederleri Şeyh Yûnus eş-Şeybanî olup, bu da Ebû Medyen-i Magrîbî Hazretlerinin hulefâsındandır. Târih-i vilâdet ve irtihalleri hakkında muhtelif rivayetler vardır. Esmâr-ı Esrâr'da vilâdederi 593/(1197), müddet-iömürleri yüz yedi, irtihalleri 700/(1301) tarihleri olarak gösterilmiştir. Mısır'da basılmış, Ravzatü'l-Behiyye fı'-mâ Yeteallaku bi't-Tarîkati's-Sa'diyye namıyla matbu bir eseri mütâlaa ettim. Bu eser, Hz. Sa'deddin'in halifesi Seyyid Abdurrahman el-Hüseynî tarafından, er-Risâletü'l-Muhammediyye fi'r-reddi ani's-Sadeti's-Sa'diyye namıyla yazılmış bir eserden telhîs olunmuştur. Bunda vilâdetleri 460/(1068), irtihalleri 575/(1179) seneleri gösteriliyor. Şu halde, sinn-i mübârekleri 115 olmak lâzım geliyor. Hattâ ebced hesabıyla da tarihler tevfik ediliyor: Vilâdetleri, cânı bişşeybân 64+396=,460/(1068) İrtihalleri, kümmel nûr Sa'd eddîn 90+256+ 134+95=,575/(1179) Kibâr-ı meşâyıh-ı Sa'diyye'den, Şeyh Ali Fakrî Efendi ile gÖrüştüm. "Oğlum bu tarihler yanlıştır. Hz. Pîr'in vilâdeti 507/(1113), sinleri 114, irtihalleri 621/(1224)'dir." buyurdular. Doğrusu bu olmak üzere itimat edildi. Neseb-i şerîfleri : Hz. Sa'deddin, tayyibü'1-asleyn, kerîmü'n-nesebeyn olup, baba tarafından, ceddü'n-nebi seyyidü'1-ekvân Adnân'a vasıldır: Sa'deddin elCibâvî eş-Şeybî b. el-Üstâz eş-Şeyh Mezîd eş-Şeybî b. el-Üstâz Yûnus eş-Şeybî el-Mekkî b. el-Üstâz Yusuf el-Mekkî b. Câbir b. İbrahim b. Müsâid b. Sâlim b. Ali b. Hasan b. Abdullah b. Ubeydullah b. Abdulhâlık b. Selâme b. Abdullah b. Kays b. Amir ahî Kubeyse-b. Amr b. Seyyidinâ Hânî-i sâhib-i Rasûlillah (s.a.s.) b. Mes'ud eş-Şeybî b. Amr Müzdelif b. Rebia b. Hassâs b. Zühel b. Şeybân b. Sa'lebe b. Ukâbe b. Sa'b b. Ali b. Bekir b. Vâil b. Kâsıt ı. Hünneb b. Aksâ b. Rı'let b. Cedîle b. Esed b. Rebî'a el-Fürsî b. N izâr ı. Ma'd b. Adnân, ceddü'l-Mustafa seyyidü'1-ekvân.Şeybânî Denilmesi: Beyt-i şerifin miftâh-dârlarına Şeybîler derler ki, bunların silsile-i neseberi bâlâdaki silsilede görülecegi üzre Hz. Fahr-i âlem (s.a.s.) Efendimizin zevce-i mutahhereleri Ümmi Hânî'nin pederi ibn-i Mes'ûd eş-Şeybîye muttasıldır. Şeybî, Şeybânî bundân dolayı denilmiştir. --- Sonraki mesaj --- Türkmenistan Urgenç Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh, tefsîr, hadîs âlimi. Tasavvufta Kübreviyye (Zehebiyye) diye bilinen yolun mürşidi, rehberidir. İsmi Ahmed, babasınınki Ömer’dir. Künyesi Ebü’l-Cennâb’dır. Bu künye kendisine, rüyâda Peygamber efendimiz tarafından verilmiştir. Lakabları; Necmeddîn, Şeyh-ül-imâm, Zâhid-ül-kebîr ve Şeyh-i Harezm’dir. Necmeddîn-i Kübrâ diye meşhûr oldu. Yaptığı bütün münâzaralarda gâlip geldiği için, kendisine et-Tâmmet-ül-kübrâ lakabı da verildi. Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden ve evliyânın önde gelenlerinden olanNecmeddîn-i Kübrâ hazretleri, 1145 (H.539) senesinde, Harezm köylerinden Hayvek’te doğdu. Buna nisbetle Hayvekî denilmiştir. 1221 (H.618) senesi Rebî’ul-evvel ayında, Harezm’de Cengiz askeri tarafından şehîd edildi. Çocuk yaşta ilim tahsîline başlayan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri, biraz yetişince ilim öğrenmek aşkıyla çeşitli beldeleri dolaştı. İskenderiyye’de; Ebû Tâhir es-Silefî’den, İsfehan’da; Ebü’l-Mekârim, Ahmed bin Muhammed el-Lebbân, Ebû Saîd Halîl bin Bedr, Ebû Câfer Muhammed bin Ahmed es-Saydelânî, Ebû Abdullah Muhammed bin Zeyd el-Kerrânî ve Ebü’l-Hasan Mes’ûd bin Ebî Mensûr’dan, Hemedan’da; Hâfız Ebü’l-A’lâ’dan, Nişâbûr’da; Ebü’l-Meâlî el-Fürâvî’den, Mısır’da; Rûz-i Behân-ı Baklî’den (Ebû Muhammed eş-Şîrâzî’den) ve daha başka birçok âlimden ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyet etti. İmâm Ebû Nasr Hafza’nın Tebriz’de Sünne okuttuğunu duyup oraya giderek, bu kelâm âliminin derslerine devâm etti. Şeyh-üs-Sünne vel-Mesâlihadındaki mukaddime mâhiyetindeki kelâma dâir eserini bu arada yazdı. Burada Bâbâ Ferrûh Tebrîzî’nin sohbeti bereketiyle ilim tahsîlini tamamlayıp, tasavvuf ilmi ile meşgûl olmaya başladı. Tasavvufta, amcası Ebû Necîb-i Sühreverdî hazretlerinden feyz alarak yetişti. İsmâil Kasrî ve Ammâr bin Yâsir’in sohbetlerinde bulundu. Fahreddîn-i Râzî hazretleri ile görüştü. Böylece birçok ilimde yetişip, tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Sonra memleketi olan Harezm’e gidip yerleşti. Orada insanları irşâd edip, doğru yolu göstermeye başladı.Kısa zamanda etrâfına yüzlerce talebe toplandı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin babası Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled ile Feridüddîn-i Attâr’ın hocaları Mecdüddîn-i Bağdâdî ve Bâbâ Kemâl Cündî, Abdülazîz bin Hilâl, Nâsır bin Mensûr, Seyfüddîn-i Baherzî, Necmüddîn-i Râzî, Radıyyeddîn Ali Lâlâ talebelerinin büyüklerindendir. Talebelerinin çoğu, zamanlarında insanlara doğru yolu gösteren rehberler oldular. 1221 (H.618) yılındaHarezm’e Cengiz askeri Tatarlar hücûm edince, talebelerine; “Memleketinize gidiniz! Şarkdan fitne ateşi geliyor. Her tarafı yakacaktır. İslâmiyette bu kadar fitne görülmemiştir.” dedi. “Duâ buyursanız da, bu belâ müslüman memleketlerinden uzaklaşsa.” dediler. “Bu, Kazâ-i mübremdir. Duâ bunu gideremez.” buyurdu. Talebeleri Horasan’a gitti. Kâfirler şehre girince, o da cihâda çıktı. Şehîd oldu. Şehîd olduğunda bir kâfirin saçını tutmuş idi. Şehâdetinden sonra, kimse saçı elinden alamadı. Sonunda mecbur kalıp saçı kestiler. Tasavvuf yolunun en tanınmışlarından ve büyüklerinden olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin bir âlim olup, İslâmın güzel ahlâkı ile ahlâklanmış yüksek bir zâttı. İlim öğretmek yolunda çok gayretliydi. Allahü teâlâya ibâdet etmekte ve O’nun dînine hizmet etmekte kat’iyyen gevşeklik göstermez, bu yolda kınayanların kınamalarına aldırmazdı. İstisnâsız bütün insanlara yardım etmeye, faydalı olmaya gayret ederdi. Onun dergâhı, fakirlerin sığınağı idi. Büyüklüğü, üstünlüğü herkes tarafından bilinir, kendisine hürmet edilirdi. Büyüklüğünü anlatan hâlleri ve kerâmetleri her tarafta anlatılıp, dilden dile dolaşmaktadır. Kerâmetlerinin en büyüğü; her birisi, gittiği beldelerde insanları doğru yola sevkeden, etrafına nûr ve feyz saçan çok kıymetli talebeler yetiştirmesidir. Yüzlerce talebe yetiştirdi. Allah yolunda yürümek isteyen nice kimselere rehber oldu. Talebelerinin her birini bir memlekete gönderir, o talebe orada hocasının yolunu yaymaya çalışırdı. Harezm bölgesinde, Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinden sonra onun gibi yüksek bir velî yetişmemiştir. O kadar yüksek idi ki, Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçmiş iken, bir kimseye teveccüh edince, vilâyet, evliyâlık derecelerine yükseltirdi. Bir gün bir tüccar, gezmek maksadıyla Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin hânekâhına girdi. Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri buna teveccüh edince, tüccar, hemen o anda vilâyet mertebesine ulaştı. Tüccârı yanına çağırıp, talebe yetiştirmesi için izin verdi ve memleketine gönderdi. Bir gün Eshâb-ı Kehf hakkında sohbet ediyordu. Necmeddîn hazretlerinin talebelerinden olan Sa’düddîn-i Hamevî; “Acabâ bu ümmette, sohbeti köpeğe tesir eden var mıdır?” diye düşündü. Necmeddîn-i Kübrâ, kalb gözü ile bu talebesinin düşüncesini anlayıp kalktı ve dergâhın kapısına doğru yürüdü. Ansızın uzaklardan bir köpek çıkageldi. Bir yerde durup kuyruğunu salladı. Necmeddîn-i Kübrâ’nın bakışı köpeğe isâbet edince, köpek derhâl değişti. Kendinden geçme hâlleri görüldü. Yüzünü şehirden çevirip kabristana gitti. Başını yerlere sürüyordu. Hattâ derler ki, nereye gitse, elli-altmış köpek devamlı onun etrâfında dolaşırdı. Fakat ulumazlar, havlamazlardı. Hiçbir şey yemezler, devamlı bakılan o köpeğe karşı hürmette bulunurlardı. Sonra bu köpek öldü. Necmeddîn-i Kübrâ, bir taraftan çok kıymetli talebeler yetiştirirken, diğer taraftan da, kendisinden sonra gelenlere faydalı olmak üzere çok kıymetli eser ve risâleler yazdı. Tefsîr, hadîs, tasavvuf ve diğer ilimlere dâir yazdığı pek mûteber olan eserlerinden bâzılarının isimleri şunlardır: Ayn-ül-Hayât (Kur’ân-ı kerîmin tefsîri olup 12 cilddir. Usûl-i Aşere (Tasavvufa dâir olup, çeşitli isimlerle pekçok defâ istinsâh edilip çoğaltılmış ve birçok da şerhi yapılmıştır.) Bundan başka, Risâle ilel-Hâim, Fevâih-ul-Cemal, Âdâb-üs-Sûfiyye, Risâle-i Necmeddîn, Sekînet-üs-Sâlihîn, Risâle-i Sefîne ve daha başka eserleri ve risâleleri de vardır. Eserlerinin en önemlilerinden olan Usûl-i Aşerekitabı, tasavvufa dâir olup, talebelerinin ve daha sonra gelen birçok kimsenin el kitabı olmuştur. --- Sonraki mesaj --- MEDYENİYYE Ebû Medyen Şuayb b. Hüseyin'e (ö. 594/1198) nisbet edilen bir tarikat. Şuaybiyye olarak da anılan Medyeniyye, Kuzey Afrika'da ortaya çıkan ilk tarikat olup başta Şâzeliyye olmak üzere bu coğ*rafyada görülen diğer tarikatlar üzerin*de etkili olmuştur. Ebû Medyen'in hacca gittiği bir yıl Arafat'ta Abdülkadir-i Gey-lânî ile görüşüp ondan hırka giymiş ol*ması dolayısıyla [297]Medyeniyye'yi Kâdiriyye'nin bir kolu sa*yanlar varsa da bu doğru değildir. Ebû Medyen'in tarikat silsilesi Ebû Saîd el-Endelüsî, Ebû Ya'zâ el-Mağribî, Ebü'l-Fazl Muhammed el-Bağdâdî, Ahmed el-Gazzâlî, Ebû Bekir en-Nessâc, Ebü'l-Kâ-sım el-Gürgânî, Ebû Osman el-Mağribî, Ebû Ali er-Rûzbârî, Cüneyd-i Bağdadî, Serî es-Sakatî, Ma'rûf-i Kerhî, Dâvûd et-Tâî, Habîb el-Acemî, Hasan-ı Basrîyoluyla Hz. Ali'ye ulaşır. Rinn bu silsileden başka üç farklı silsile daha zikreder.[298] Ebû Medyen'in halifeleri Abdürrâzıkel-Cezûlî, Abdürrahîm el-Kınâî, Abdüsselâm b. Meşîş el-Hasenî ve Ebü'I-Haccâc Yû*suf b. Abdürrahîm el-Uksurî vasıtasıyla Kuzey Afrika'ya yayılan Medyeniyye'nin esasları ve tarihî gelişimi konusunda ye*terli bilgi bulunmamaktadır. Ancak Ebû Medyen'in tasavvuf anlayışı hakkında kendisinden feyiz alan Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin eserleri ve özellikle el-Fütû-Mtü'l-Mekkiyye bu konuda ilk ve en önemli kaynaktır. el-Fütûhâtü'l-Mekkiy-ye'de kendisinden en çok söz edilen şeyh Ebû Medyen'dir. İbnü'l-Arabî, "Günahkâr*lar nasıl hiç çekinmeden açıkça günah iş*liyorlarsa siz de öylece açıkça ibadet edi*niz. Allah'ın size ihsan ettiği her türlü ni*meti üzerinizde açıkça gösteriniz" diyen [299] Ebû Medyen'i "ricâl-i zâ-hir"den sayar. Cehrî zikrin esas olduğu Medyeniyye'de yemekten sonra iki rek'at nafile namaz kılmak tarikatın âdâbından-dir. Halvette, "Lâ ilahe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve Iehü'1-ham-dü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" cümlesi vird olarak okunur.[300] Medyeniyye tarikatı Abbâsiyye [301] Amûdiyye [302] Ay-derûsiyye [303] Dücâniyye [304] Haccâciyye [305] Mehdâviyye [306] Meşîşiyye [307] Meymûniyye [308] Sebtiyye [309]Tâziyye [310]adlı kollara ayrılmıştır. Bunların dı*şında Şâzeliyye, Ekberiyye, Cebertiyye, Yâfiiyye ve Senûsiyye gibi tarikatlar da Medyeniyye'nin kollan arasında zikredilmektedir. Bursalı Mehmed Tâhir, Şeyh Bedreddin Simâvî'nin Medyeniyye'den icazetli olduğunu söyler.[311] Kuzey Afrika'dan sonra İç ve Orta Afri*ka ile Ortadoğu'ya kadar yayılan Medye*niyye, zamanla başta Şâzeliyye ve Senû*siyye olmak üzere diğer tarikatlar içeri*sinde erimiş ve XIX. yüzyıla gelindiğinde mensupları yok denecek kadar azalmıştır.[312] Hüseyin Vas-sâf bunun sebebini, başka tarikatlardan da icazetli olmaları dolayısıyla şeyhlerin Medyeniyye yerine diğer tarikatların ad*larıyla anılmasına bağlar.[313] Medyeniyye tarihe karışmış olmakla bir*likte pîrin etkisi hâlâ devam etmektedir. Pîr bugün dahi Tilimsân ve çevresinin ma*nevî sahibi ve koruyucusu olarak kabul edilmekte, bütün Kuzey Afrika'da büyük saygı görmektedir. --- Sonraki mesaj --- Ahmet Yesevi (1093 - 1156) Osmanlı topraklarında doğmasa da, Osmanlı döneminde yaşamasa da Ahmet Yesevi'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde önemli etkileri olmuştur. Etkileri günümüze kadar ulaşan Ahmet Yesevi, 11. Yüzyılın ikinci yarısında bugünkü Kazakistan'ın Çimkent şehrinin doğusundaki Sayram kasabasında doğmuştur. Sayram, o dönemde önemli bir kültür ve ticaret merkezidir. Babasının ölümünden sonra, ablası ile birlikte Sayram yakınlarındaki Yesi'ye yerleşen Yesevi, burada "Arslan Baba" adlı bir Türk şeyhinden ilk eğitimini almaya başlamıştır. Türbesi Yesi yakınındaki Otrar'da bulunan Arslan Baba, rivayete göre; Hz. Muhammed'in emanet ettiği hurmayı Ahmet Yesevi'ye ulaştırmak görevini üstlenmiştir. Mezar-ı Şerifte bulunduğu bir dönem, İmam Rıza'nın öğrencisi olduğu belirtilen Arslan Babanın, Yesevi'nin manevi yücelmesinde önemli bir yeri vardır. Eğitiminin ilk aşamasını tamamladıktan sonra dönemin en önemli merkezi olan ve değişik bölgelerden binlerce öğrencinin akınına uğrayan Buhara'ya giden Yesevi, burada dönemin önde gelen din bilginlerinden olan Şeyh Yusuf Hemedani'ye bağlanmıştır. Türbesi Merv'de bulunan Hemedani'den yoğun bir tasavvuf eğitimi alan Yesevi, Şeyhin dört halifesinden üçüncüsü olmuş ve ilk iki halifeden sonra şeyhinin yerine geçmiştir. Hamedani'den aldığı bir işaretle buradaki irşad makamını Şeyh Adülhalik Gücdûvani'ye bırakarak Yesi'ye dönen Yesevi, büyük bir etki alanına ulaşacak olan Yeseviye Ocağı'nı kurmuştur. Abdülhalik Gücdüvani ise öğrencisi Muhammed Bahaüddin Nakşbend'i yetiştirerek, o dönemde Yeseviye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan birinin öncülüğünü yapmıştır. Buhara'da kurulan Nakşibendiye tarikatı, zamanla Afganistan, Hindistan ve Anadolu'ya yayılmıştır. Yesevi, öğretisini hocası Arslan Baba'dan aldığı "ehl-i beyt" sevgisi ve bu doğrultudaki tasavvuf anlayışı üzerine kurmuştur. Bir Türk sufi tarafından kurulan bu ilk büyük "Türk tarikatı", önce Maveraünnehir, Taşkent ve çevresi ile batı Türkistan'da etkili olmuştur. Daha sonra Horasan, İran ve Azerbeycan'da yaşayan Türkler arasında yayılan Yesevi tarikatı, 13 yüz yıldan başlayarak göçlerle Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaşmıştır. Yesevi öğretisinin bu denli etkili olmasının temel nedenlerinden biri; Ahmet Yesevi'nin düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsça'yı değil, Türkçe'yi seçmesidir. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisinin hızla yayılmasını ve kuşaktan kuşağa kolayca aktarılmasını bu yolla sağlayan Yesevi'nin "Hikmet" olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, 15. Yüzyılda yazıya geçirilerek "Divan-ı Hikmet" adı altında toplanmış ve kutsal bir kitap olarak elden ele dolaşmıştır. İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlarda yaşayan Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmıştır. İslam'ı tanımalarına ve benimsemelerine karşın, varolan değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı İslamiyet'ten çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan, bir İslam anlayışı daha yakın gelmiştir. Böylece "şaman" geleneklerinin bir kısmı az ya da çok değişikliklere uğrasa bile varlığını sürdürmek imkanı bulmuştur. Geleneğe göre, toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi, dinsel törenlerde de kadın-erkek birliktedir. Kazakistan'da "Yesevi Zikri" adı verilen törenlerde, geleneğin islami değerlerle kaynaştırılarak bu gün bile sürdürüldüğü görülebilir. Bu örnekler, Yesevi'nin temsil ettiği İslam'ın, varolan inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden bugün yalnızca Kazakistan'da değil, eski Türkistan toprakları üzerinde yaşayan Türk topluluklarının çoğunda şaman gelenekleri İslamiyet içinde varlığını sürdürür. Üstelik bu uygulamalar, Ahmet Yesevi'nin izinden gidenlerce Anadolu'ya ve Balkanlar'a da taşınmıştır. Ahmet Yesevi, öğretisini "Dört Kapı" olarak bilinen şu ilkeler üzerine kurmuştur: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat'tir. Dört Kapı, İslamiyet'ten önceki Türk inançlardan kaynaklanmıştır. Şamanlıkta Doğu, Batı, Kuzey ve Güney yönleri, kutsal kabul edilen dört ögedir. Yönler dört renk ve dört kutsal varlıkla simgeleştirilmiştir: Mavi, Beyaz, Siyah ve Kızıl. Ağaç, Demir, Su ve Ateş. Şaman inancına göre bunlar, evrenin ve insanın özünü oluşturur: Adalet, Kudret, Akıl ve Uyum. Dört Kapı ilkesi Hacı Bektaş Veli'nin öğretisine de temel oluşturur. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekler ve "Dört Kapı, Kırk Makam" olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koyar. --- Sonraki mesaj --- Ebü’l-Hasan-ı Şazilî (1196-1258) On üçüncü asırda yaşamış büyük İslam alimlerindendir. Önce fen bilimlerine merak salmış ve bu alanda önemli bir birikime sahip olmuş, daha sonra tasavvufa yönelmiştir. Kuzey Afrika'da yaşamıştır, müntesipleri çok geniş bir alana yayılmıştır. Şazili tarikatının kurucusu olarak kabul edilmektedir. Soyu, Peygamber Efendimizin (asm) torunu Hazreti Hasan'a (ra) dayandırılmaktadır. Asıl adı Ali'dir. Kendisine Nureddin lakabı da verilmiştir. Künyesi Ebü'l-Hasan Ali bin Abdullah bin Abdülcebbar Şazili şeklindedir. Risâle-i Nur'un muhtelif yerlerinde ismi, imamlar ve aktablar arasında zikredilmekte, insanlık alemini nurlandıran mümtaz şahsiyetlerden biri olarak telakki edilmektedir. Ali, 1196 yılında Tunus'un Şazile kasabasında doğdu. Doğduğu şehre nisbeten Şazilî ünvanıyla meşhur oldu. Eğitimine küçük yaştan itibaren memleketinde başladı. Fen ilimlerine ilgi duyarak bu alanda eğitim gördü. Özellikle kimya ile ilgili bilgiler üzerinde yoğunlaştı ve bu alanda önemli bir birikime sahip oldu. İlmi tahsil noktasında önemli bir gayret gösterdiği gibi, daha fazla bilgi sahibi olmak için Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulundu. Müspet ilimlere ilgi duyan ve bu alanda yetişen Ali, bir süre sonra tasavvufa merak salmaya başladı. Dini ilimler alanında da kendini yetiştirmek için bir çok seyahatte bulunarak muhtelif ilim merkezlerini dolaştı. Dini ilimlerden tefsir, fıkıh, hadis, usul, nahiv, sarf ve lügat ilimlerini tahsil etti. Gittiği yerlerde bulunan alimlerden dersler aldı. Bu çerçevede Irak'a bir seyahatte bulundu. Burada bulunan Ebü'l-Feth Vasıtî'nin sohbetlerine katılarak ilminden istifade etmeye çalıştı. Burada bir süre kaldıktan sonra hocasının tavsiyesiyle memleketine döndü. Tasavvuf alanında Şerif Ebu Muhammed Abdüsselam İbn Meşiş-i Hasenî'den büyük ölçüde istifade eden ve onun etkisinde kalan, ona intisab eden Ebü'l-Hasan, burada da ilmi ve ameli eğitimini devam ettirdi. Tam bir teslimiyetle hocasına bağlandı. Hocası, diline ve kalbine sahip olma, takva sahibi olmayanlara benzememe konusunda telkinlerde bulundu. Farzlarını yerine getirmeye devam etmesini tembihledi. Her hal ve hareketiyle İslamiyet'e uyma telkininde bulundu. Kasabasına döndükten sonra çok büyük sıkıntılarla karşılaşacağını ve asla Cenab-ı Hakk'ı unutup gaflete dalmaması ikazında bulundu. Cenab-ı Hakk'a kulluk vazifesini yerine getirmenin dışında halka, başka hiçbir şeyi hatırlatmasına gerek olmadığını söyledi. Ebü'l-Hasan Ali, memleketine döndükten sonra öğrendiklerini insanlara anlatmaya ve onları doğru yola davet etmeye çalıştı. Kısa zamanda şöhretinin yayılması ve çevresinde büyük toplulukların oluşmaya başlamasına paralel olarak büyük baskılara maruz kalmaya başladı. Büyük sıkıntılar çekti. Bir süre sonra da memleketini terk etmek zorunda kaldı ve Mısır'ın İskenderiye şehrine hicret etti. Halk arasındaki itibarı giderek arttı. Birçok tanınmış alim kendi ilminden istifade etmek ve kendisiyle görüşmek için yanına geldi. Ebü'l-Hasan, talebelerine ders verirken; gizli veya açıktan fiillerinde her zaman Allah'tan korkmalarını, her hal ve hareketlerinde, ibadetlerinde Peygamber Efendimizin (asm) sahabelerine gösterdiği istikamete uyup, bida ve sapıklıklardan sakınmalarını, bollukta ve darlıkta insanlardan bir şey beklememelerini, kanaatkâr olmalarını, hem sevinçli hem de kederli günlerinde Cenab-ı Hakk'a sığınmalarını tembihledi. Şazili tarikatının kurucusu olarak kabul edilen Ebü'l-Hasan Ali'nin tarikat kurmak amacıyla hareket ettiğine dair kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisi, tabi olanlarına ve ilminden istifade etmek isteyenlere, dünyevi işleriyle dini ibadetlerini mezc edecek ve birlikte sürdürecek tarzda telkinlerde bulundu. Dünyevi işlerini tamamen bırakıp hizmetinde olmak ve sürekli yanında bulunmak isteyenlere, eskisi gibi dünyevi işlerini sürdürme telkininde bulundu. Maddi yardımlardan mümkün mertebe sakındığı gibi, idarecilerin dergahlarına yardım etme tekliflerini de kabul etmeyerek geri çevirdi. Ebü'l-Hasan Ali, müntesiplerine sünnete sıkı sıkıya bağlanmaları konusunda telkinlerde bulundu. Hal ve hareketlerine sünnete zıtlık teşkil etmeyecek şekilde yön vermelerini ve aykırı düşmemelerini tembihledi. Kendilerine ilham olunsa bile, bu duruma aykırı düşecek her türlü faaliyetin sünnete uygun hale getirilmesini istedi. Ebü'l-Hasan Ali'nin ismi Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde zikredilmektedir. Kendisi Kur'an-ı Kerim'in tilmizleri arasında sayılmakta ve talebeleriyle yaptıkları virdlerine işaret edilmektedir. Bu virdlerinde kâinattaki mevcudatı virdlerine katarak Cenab-ı Hakk'ı zikr ve tesbih ettikleri belirtilmektedir (Lem'alar, s. 123). Ebü'l-Hasan insanlara, Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarını anlattığı vakitler dışında arta kalan zamanlarını ibadet ederek geçirirdi. Hizbü'l-Bahr adlı tesbih ve dua kitabını okur veya okuturdu. Bunu okumanın dertlerden ve sıkıntılardan kurtulmaya vesile olduğunu belirtirdi. Yine ismi aktablar ve imamlar arasında zikredilerek, bunların keşfiyat ve müşahedatlarıyla ümmete gösterdikleri harika irşat ve kerametleriyle, aynı zamanda Peygamber Efendimizin (asm) hakkaniyetine, doğruluğuna şahitlik edip imza bastıkları hatırlatılmaktadır (Şualar, s. 542). Bu alimler, her biri birer nurani yıldız gibi insanlık alemini nurlandırmışlardır (Mesnevi-i Nuriye, s. 281). Ebü'l-Hasan Ali'nin değindiği hususlardan birisi Adem Aleyhisselamın Cennetten ihracı konusudur. Bilindiği gibi, bu durum şeytanın desisesi ve yasak meyvenin yenmesinden sonra gerçekleşmiştir. Ebü'l-Hasan bu konuda, "Ne şerefli bir günah ki, sahibini halifelik mak***** eriştirmiş ve kıyamete kadar gelecek insanlara tevbenin meşru kılınmasına sebep olmuştur" ifadelerine yer vermektedir. Zaten Cennetten çıkarılmanın hikmeti insanoğlunun dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmesidir. Adem Aleyhisselamın Cennetten ihracı ile ilgili meseleye açıklık getiren Bediüzzaman, bunun bir vazifelendirme olduğunu, insandaki kabiliyetlerin gelişmesinin sağlandığını, Cenab-ı Hakk'ın isimlerine ayna olan insandaki kabiliyetlerin inkişafları ölçüsünde buna hizmet ettiğini, dünyanın insanın kabiliyetlerinin inkişaf etmesine uygun bir şekilde yaratıldığını belirtilerek, konuyu açıklığa kavuşturmaktadır (Mektubat, s. 46-49). Ebü'l-Hasan Ali tarafından kurulduğu kabul edilen Şazili tarikatı Mısır ve Tunus'ta yayıldı. Bu tarikatın müntesiplerinin Suriye'de de önemli bir sayı teşkil ettikleri aktarılmaktadır. Daha sonra Cezayir'in batı bölgesinin tam***** yayıldığı belirtilmektedir. Ebü'l-Hasan Ali defalarca Hacca gitti. Yine bu gaye ile çıktığı 1258 yılındaki yolculuğu sırasında Mısır'da bulunan Hamisre'de (Homaysira) vefat etti. ŞEYH ŞAZELİ HZ. NİN HİKMETLİ SÖZLERİ Şazelî Hazretleri buyuruyorlar ki: — Bizim yolumuz. Ruhbanlık yolu değildir. Ve hattâ ne arpa ekmeği yiyerek geçinmek, ve ne de hurma ile doymak... Tuttuğumuz yol: Aradığımızı bulabilmek içinCehâb-ı Hakkın emir ve yasaklarına sabırla devam etmekdir. Şazelî Hazretleri buyuruyorlar ki: — Âsi ve Fâsik kimseler de olsa, mü'minlerin topluluğun¬dan ayrılma... Ve onlar üzerinde seri hududu tatbik et. Onlar. Uyarmak için içlerinden yaramazlan at... Fakat bütün bunlanyaparken niyetini hâlis eyle. Senin bu hareketin mü'minlerin yararı ve Hakkın rızası için olsun. Şazelî Hazretleri yine buyuruyorlar ki:— Bir gün hatifden bir nida geldi, şöyle deniyordu:"Daha sen ne zamana kadar sözü-sohbeti asılsız kimselerleoyalanıp duracaksın? Bırak başkalarım, bana gel!.. İşiten benim... Uzak değil, ya¬kınım da... Benim tarifim ve öğretim anlatmam evvel ve ahir il¬mine karşı sana gânilik ihsan kılar...Onlara ihtiyacın olmaz.. Fakat Rasûl ve nebilerin ilmi bunun dışında. Zira onlara ka¬vuşman kabil değil..." Yine Şazelî Hazretleri buyuruyorlar ki: Şu dört şey var ki, onlar bir insanda mevut olduğu müddet ona ilmin bir faydası olmaz: 1) Dünyaya aşırı bağlılık. 2)Ahireti hatırdan çıkarmak, 3)Fakir olmaktan korkmak. 4)insanlardan korkmak. Şu da Şazeli Hazretlerinin hikmet dolu sözlerinden biri; Kim ki; kalbini gaflete daldırır, dinini boşa giderir. Ve Kim ki; halkla meşgul olur, dinini oyuncak eder. Şeyh Şazelî Hazretleri anlatıyor: Ulema; yâni velayet halini bulmamış olan âlimler tedbir alır. Onların seçme kabiliyetleri vardır. Bakar ve arzu ettikleri¬ni seçip alırlar. Cenâb-ı Hakkın salih kullan daha bir başka türlüdür. Bun¬ların cesedi, her ne kadar gerekli olduğu mahalle yerleşmiş ise de, esrarında bir soğuk ve çekişme hali vardır. Bunlarda bir de¬ğişiklik icap ettiği zaman hallerinin ancak Evliyaullahdan bir zata açılması gerekir. Hak Tealânın velî kullarına gelince; Onlar O'nunla olduklan için onun zatından başka hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur. *** Şeyh Şazelî Hazretleri şöyle anlatıyor: Hızır Aleyhisselâmı gördüm. — Ya Ebel Hasan Cenâb-ı Hâk lûtf-u cemilini sana yoldaşetti. Kalsan da gitsen de o senin refikindir, buyurdu. --- Sonraki mesaj --- hz. Mevlana'nın Hayat Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı. Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler. 1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler. --- Sonraki mesaj --- MELAMİYYE Bir tarikat adı. Melâmet, sözlükte kınamak, ayıplamak ve sitem etmek manalarına gelir. Melâmîlik yoluna bağlanan kimseye de "Melâmî" denir. Melâmîliğin bir tarikat olduğunu söyleyenler yanında; kuralları belli bir tarikat olmadığını, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu ileri sürenler de vardır. Melâmîliğin bir tarikat olmadığı düşüncesi, kurucusunun ve kuruluş tarihinin bilinmediğinden dolayıdır. Birinci dönem Melâmîlik, "Melâmetiye" adıyla tanınır. İlk defa Nişabur'da hicrî III. asrın başlarında Ebu Salih Hamdun b. Ahmet b. Ammâr el-Kassâr, Melâmîliğin yayılmasında büyük rol oynamıştır. Melâmîlik, Hamdun Kassar'dan önce varsa da, bir tarikat haline onun zamanında gelmiştir. Melâmîlikte Muhyiddin İbnü-l Arabî'nin "Vahdet-i vücud" görüşünün derin etkisi vardır. Melâmîler kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz dışındaki ibadetlerini ve Allah'a yakınlıkla ilgili hallerini halktan gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Gerçek durumlarını sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışırlar. Görünüş ve gösterişe değer vermezler. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden, çevresindekiler onları kusurlu kimseler sanarak ayıplar ve kınarlar. En hoşlanmadıkları şey, kibir ve gösteriştir. Bu kötü huylardan korunmak, Melâmîlikte bir kuraldır. Özel giysileri ve tekkeleri yoktur. Melâmîler kimseye dertlerini açmazlar. Çünkü kula ihtiyacı bildirmek, muhtaçtan yardım istemektir. Bu sebeple ihtiyacı Allah'tan dilemek ve Peygamber'in yolundan gitmek, kulluğun iki esasıdır. Birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu konuda Hamdun Kassar; "Mümin, kardeşi için gece kandil, gündüz asa olmalıdır" der. Melâmîlik başta Mevlevîlik olmak üzere IV. asrın sonlarında oluşmaya başlayan, V. ve VI. asırlarda gelişen tarikatları etkilemiş, birçok bâtınî mezhep ve mesleklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Melâmîlik tarihi bakımından üç devreye ayrılır. 1. Devre: Kassariye Melâmîliği. Hamdun Kassar'a ait olan ve Melâmetiyye denen ilk devre melâmîliği. Hicri III. yüzyılda Nişabur'da ortaya çıkmıştır. 2. Devre: Bayramiyye Melâmîliği. İlk devre melâmîliği zamanla bâtınî grupların Melâmîliğe girmesiyle asıl sağlığını kaybetmiştir. Bunun yerini, hicri IX. asırda Bolu Göynük'de Hacı Bayram Veli ile ortaya çıkan ve ilk Melâmîlerin bütün özelliklerini taşıyan Bayramî Melâmîliği almıştır. Anadolu'da Melâmîliğin yayılması, Hacı Bayram Velî vasıtasıyla olmuştur. 3. Devre: Nuriyye Melâmîliği. Seyyid Muhammed Nur el-Arabî'ye ait olan bu kol, hicri XIII. asırda Üsküp'te ortaya çıkmıştır. --- Sonraki mesaj --- Hacı Bayrâmı Velînin vefatında yerine hulefâsından göynüklü Ak Şemseddin geçti[1] . Ak Şemseddin ile bıçakçı olduğundan dolâyi Sikkînî lakabile mülakkap bulunan Bursalı Ömer dedenin meşrepleri tamamile birbirinin muhâlifi idi. Ak Şemseddin, âdâp ve rusûmi şeriat ve tarikat ile mukayyet bir şeyhi zâhitti. Ömer dedenin meşrebinde ise melâmet ve cezbe galipti. Bundan dolâyı Hacı Bayramın zamanından beri aralarında «bir miktar bürudet vâki olmakla Hacı Bayram sultan emir Sikkinî ile Ak Şemseddininin mabeynlerini ateşten gayri bir şey temyiz etmez» dermiş [2]. Mahmudi kefevî « ketâip » ismindeki kitabında menkabevî bir hâdiseden bahsetmektedir: Hacı Bayramın ihtizarı yaklaşınca kendisine kimi halef bırakacağı ve irşat mak***** kimi tayin edeceği endişesi ile dervişler, nezdinde içtima ediyorlar. Ak şemseddin şeyhin yanında oturuyor. Emir Sikkinî de odanın kapısının yanında ayakta duruyor. Hacı Bayram gözlerini açıp «emir; su getir» diyor. Müritler hep sâdâttan olduğundan lâalettayin biri kalkıp bir maşrapa su getiriyor. Şeh, maşrapayı alıp suyu içmiyerek önündeki meyva tabağına döküyor. Sonra yine su istiyor. Müritlerden diğer biri su getiriyorsa da Hacı Bayram yine içmeyip tabağa döküyor. Üçüncü defa olarak su isteyince Ak Şemseddin Emir Sikkinîye su getirmesini söyliyor. Emir suyu getirince Hacı Bayram içerek bakiyyesini mumaileyhe verip « iç; emniyeti kübraya nâil olasın!» diyor. Emir Sikkînî, artık suyu içiyor. Bu, teslimi sirra işaret addedilmiştir. Şârihi mesnevî Abdullah efendi, bu vak'aya semeratülfuadında "Emir Sikkinî Bursada mütemekkin iken hacı Bayrâmı velînin intikallerine müteallik bazı işârât vaki olmakla ankaraya azimet eyleyip hikmeti huda hacı Bayram hazretlerini muhtazar bulup mabeynlerinde nice işârât geçtikten sonra dari fenâdan dân bakaya... „ diye işaret ediyor. [3] La'lî zâde Abdülbakî ise sergüzeştinde vak'ayı zikrederken iki defa su getirenin Ak Şemseddin olduğunu ve Hacı Bayramm her iki defada da suyu içmeyip önündekin kiraz tabağına döktüğünü, üçüncü defasında Emir Sikkînînin getirdiği sudan içip bakıyyesini de Emire verdiğini yazıyor". Hacı Bayramın vefatından sonra Ak Şemseddin Beypazarına gidip tavattuna niyet ediyorsa da sergüzeşte göre ahalisinin taassubundan dolayı oturamayıp Göynüğe geliyor. Emir Sikkînî de esâsen şeyhinin vefatından sonra Göynükte tavattun etmişti. Meşrepleri muhalif bulunan bu iki şeyhin bir beldede irşat makamlarıda bulunmaları tekrar bâdîi kılükâl oluyor. Ketâip sahibi balâda nakletiğimiz hikâyeden sonra asıl menkabevî hadiseye şu suretle devamediyor Hacı bayramın vefatından sonra bütün müritler, şeyh Ak Şeşmeddine tâbi' ve meclisine mülazım olup ona biat ettiler. Her kuşluk ve akşam vakitlerinde mesçitte oturup ihvanile zikrederdi. Zikirden sonra birbirlerile musafaha ederler ve müritler, şeyhin elini öperlerdi. hmir Sikkînî mescidin bir köşesinde oturup halkai zikre giremezdi. Ak Şemseddin bundan münfail olup bir gün Emir Sikkinîye "halkai zikrimize mülâzemetin lâzımdır, yoksa senden şeyhin tacını alırız» dedi. Emir « mademki böyledir; yarınki cuma günü namazdan bizim eve gelin. Size hirka ve tacı teslim ederiz.» dedi. Ertesi günü Emir, evinin avlusuna büyük bir ateş yaktırdı. Namazdan sonra Ak Şemseddin ihvanile eve geldiler. Kendisi sırtında hırka, başında taç olduğu hâlde ateşe girdi. Bir müddet sonra ateşten çıkınca hırka ve tacın yandığı, fakat kendisine birşey olmadığı görüldü. Bu zamandan itibaren kendsinin ve müritlerinin taç ve hirkası yoktur. Bu tarika intisap edenler, oldukları kisve ve hey'eti tebdil etmezler. Bu vak'a güynük ahalisi beyninde meşhurdur; biz de ahaliden işttik ve hikâye ettiğimiz hâdisenin mahalli vukuunu ve Emirin kabrini ziyaret ettik.., Sarı abdullah, semeratülfuadında bu vak'ayı bir teferrüç mahallinde olmuş gösteriyor. La'lî zade merhum da vak'ayı Semeratül fuatta olduğu gibi nakledip «taç ve hırkayı narı aşk ve cezbede ihrak edip libâsı-avâm ihtiyâr etmekle badelvakia ol tarik müritleri aslında ne ğünâ libasta ise ol tarzı tagyir etmezler. Fukarâyi melâmiye için libâsı mahsus yoktur,, diyor. Gerek sarı abdullah, gerek La'lî zâde, bu vak'adan sonra tarikin ikiye ayrıldığını ve badema ak Şemseddin ile Ömer dedenin arasında bürudet kalmadığını ilâve ediyorlar. Bu ateşe girmek mes'elesi,menkabelerde bir birine zıddolan şeyhlerin, büyük zevâtın hayatlarında hemen hemen Ketâibin hikâyesindeki ayniyeti hâiz olarak mevcuttur. Hatta Bektâşî an'anesinde Sarı Saltık menkabesinde de vardır. Yalnız bu menkabenin Ömer dedenin vefatından yarım asrı mütecaviz bir zamandan sonra ağızdan ağza mütedavil bir hâle gelmesi; dedenin oralardaki marufiyetile beraber zamanındaki nüfuzunun kuvvetini ve Ak Şamseddine muarız buluduğunun doğruluğunu isbat etmektedir. Bursalı Ömer dede 880 tarihinde vefat edip göynükte umumî kabristana defnolunmuştur. Mamur ve mükemmel bir türbesi vardır. --- Sonraki mesaj --- HAMDUN KASSAR (K.S) Nişabur sofileri arasında bulunan Kassar’ın ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmiyor.Ancak Nişaburda doğduğu ve 884/885 yıllarında yine bu belde de öldüğü bilinmektedir. Hayatı boyunca nefsiyle mücadele eden ve insanlara hizmeti kendine şiar edinen Hamdu Kassar der ki: “Nefsimi,Firavunun nefsine tafdil etmem,Çünkü ikisi de nefstir.Fakat gönlümü Firavunun gönlüne tafdil ederim.” Bu sözlerle de Hamdunun nefsine karşı tutumu açıklığa kavuşur. Çünkü AHZAB SURESİNDE geçen şu ayeti kerimeye,içtenlikle,bağlıdır: “Biz emaneti göklere,yere ve dağlara arz ve teklif ettik.Onlar yüklenmekten çekindiler.Endişeye düştüler.İnsan ise yüklendi.o,pek cahildir.”(Ahzab Suresi 72). Allah emanetini yüklenen kişinin nefsine zalim,masivaya cahil olması en tabii şeydir.Onun için Hamdun Kassar nefsine zalimdi ve masivaya cahil olmayı yeğ tutuyordu. Hamdun Kassar’ın tarikat silsilesi Hz.EBUBEKİR SIDDIK’a dayanmaktadır. Silsilesi şöyledir: HAZRETİ MUHAMMED- HAZRETİ EBUBEKİR SIDDIK-CÜBEYR İBNİ MUT’İM İBNİ NEVFALÜL KUREYŞİ- MUHAMMED İBNİ CÜBEYR’ÜN NEVFELİ- EBUBEKİR İBNİ MÜSLİM İBNİ ABDULLAHİZ ZEHERİ-EBU İYAZ İBNİ MANSUR İBNİL MUAMMER- ÜS SÜLEMİYYÜL’KÜFİ- EBU ALİ FUZEYL İBNİ İYAZ’İL KÜFİ- FETH İBNİ ALİYYÜL MAVSİLİ- EBU’L HÜSEYN SALİM İBNİ HÜSEYN’İL BASURİ- EBU SALİH HAMDUN İBNİ AHMED İBNİ AMMAR’ÜL KASSAR. Hamdun Kassar,Ebu Türabi Nahşebiye de müritlik yapmıştır. Ayrıca devrin büyük veli ve bilginlerinden Salim İbni Hüseyn’ül BASURİ ile sıkı ilişkileri olmuş, ona müritlik ve öğrencilik yapmış ve BASURİ kendisine hilafet ve icazet vermiştir. En çok değer verdiği hocası ve Şeyhi NAHŞEBİ yolu ile silsilesi İBRAHİM ETHEM’e dayanmaktadır. “NE ZAMAN YOLDA BİR SARHOŞ GÖRÜRSÜN,İKİ TARAFA SALLANIR,SEN DE SALLAN. TA Kİ NEFSİNE KİBİR VE UCUP GELMESİN. VE ONA KÜFRETME,ONU TENKİT ETME. SEN DE O’NUN O MÜPTELA OLDUÐUNA UÐRAMAYASIN.” diyebilen yüce Hamdun etrafında fazileti telkin eder ve melametin sorumluluktan kaçma olmadığını,bilakis tamamen sorumluluk olduğunu anlatır.Çevresine şöyle nasihat ederdi: “Bir hal ki sende var ve bu halk arasında faş olmasını istemezsin,yayılmasından dolayı rahatsız olursun, başkalarının da sırları böyledir. Başkalarına ait kulağına gelen her hangi bir sırrı sen de sakla,hiç kimseye söyleme. Söylediğin takdirde elbet o da senin gibi incinir ve rahatsız olur.” Ne Zaman,kişiye halk’a vaaz ve nasihat etmek gerektiği sualine şu cevabı verdi: “Allah’ın farzlarından bir farzın yerine getirilmesi ilminde taayyün ettiği veya bir insanın, yüce Allah’ın kendisini bidatten kurtaracağını umduğu halde,bidat içinde öleceğinden korktuğu vakit,caiz olur.” Hamdun Kassar adaletin örneği idi. Bir arkadaşına ölümüne kadar yardım için koşmuş,başında durmuş,hizmet etmişti. Adam ölünce hemen baş ucunda yanan kandili söndürdü.Orada bulunanlar itiraz ederek:”Böyle ölüm anlarında kandil söndürülürmü? Asıl şimdi yanması lazım. Onun için yağı arttırılır,söndürülmez” dediler. Handun Kassar, onlara şu cevabı verdi: “O sağ olduğu sürece yağ onundu. Şu andan itibaren yağ varislerinin oldu.”
hayat39
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 4
Yanıt Sayısı: 386
9 sene önce
Allah razi olsun böyle güzel bir konu actiginiz icin,isimlerini bilipte dualarini okudugum fakat kendilerinden hic bir sey bilmedigim seyhlerimizi tanittiginiz icin....
Kayıtlı Değil
ADMINISTRATOR
Üyelik Zamanı: 5 ay önce
Konu Sayısı: 31
Yanıt Sayısı: 262
9 sene önce
mahmutcum ıyı guzel yazmıssında senın faceınde eklı olan devamlı bel altı konusutugun arkadasların senı beklıyor ayıp bekletme dın alımı kardesım
BeyazGelincik
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 0
Yanıt Sayısı: 85
8 sene önce
Paylaşım için teşekkürler dediğiniz gibi dualarını okuyupda kendileri hakkında hiçbirşey bilmediğim şeyhler vardı
Cevap Eklemek için Giriş Yapmalısınız.
  • 22676 Kayıtlı Üye
  • 16811 Konu
  • 94990 Cevap
  • Son Üye Pinar06
Forumda Kimler Online (Şu anda 1 kişi Online)
  • ADMINISTRATOR (1)
  • MODERATÖR (4)